5 Aralık 2010 Pazar

Detoks...

Efenim, bir süredir internet sosyalitesi açısından kendime detoks uygulamaktayım. Facebook hesabımı belirsiz bir süre için dondurdum, twitter hesabımın küllerini de sonsuzluğa savurdum. Açıkçası bünyeye iyi geliyor tavsiye ediyorum. Özellikle Facebook konusunda arada bir arınmanın sayısız faydası var ( sayısız kelimesini olur da "Ne faydası var? O zaman faydalarını say" dersiniz diye önlem olarak kullandım, "Sayısız işte kardeşim, nesini sayayım?" deyip yırtabilmek için. Nitekim cidden bir faydası var mı emin değilim)

Her neyse en azından kendimi bağımlı gibi hissetmiyorum bir aydır ve biliyor musunuz Facebook yok diye eksik ya da asosyal de hissetmiyorum. Belki yine dönerim ama şimdilik detoksa devam..(Bu arada Facebook'tan ayrılmak sevgiliden ayrılmaktan daha zor onu da belirteyim. Hesabınızı dondurmak istediğinizde önce ahiret sorularıyla karşılaşıyorsunuz.

Ayrılma nedeni (Zorunlu):
  • Sadece bir süreliğine. Geri döneceğim.
  • Facebook'u yararlı bulmuyorum.
  • Facebook'u nasıl kullanacağımı anlamadım.
  • Başka bir Facebook hesabım var.
  • Facebook'dan çok fazla e-posta, davetiye ve istek alıyorum.
  • Facebook kullanırken kendimi güvende hissetmiyorum.
  • Gizlilik konusunda endişelerim var.
  • Facebook'ta çok fazla zaman harcıyorum.
  • Diğer
Lütfen biraz daha bilgi ver:


Çeşitli seçenekler var verdiğiniz cevaba göre Facebook ısrarlı biçimde ikna çabasına girişiyor. Mesela "Vaktimi alıyor o yüzden ayrılıyorum" mu dediniz. Hemen Facebook'u adam gibi kullanmak için yardımcı olabileceklerini söylüyorlar. En ürkütücüsü ise son aşamaya geldiğinizde üstte listenizdeki arkadaşlarınızın resimleri beliriyor ve altında da "Ayşe seni çok özleyecek" "Veli seni çok özleyecek" gibi acayip ikna çabalarıyla karşılaşıyorsunuz. Artık biraz daha direnirseniz tehditlerle karşılaşabileceğiniz korkusuyla devam etmeniz gerekiyor. Hesabımı sadece dondurdum tamamen kapatınca ne yapıyorlar bilmiyorum ama ısrarlara kulak asmazsanız son aşamada Facebook'tan ağır küfürler yiyerek uğurlanabileceğinize dair endişelerim var.

Yalnız facebook olmayınca dinlediğim güzel şeyleri paylaşabileceğim ortam sıkıntısı çektiğimi de kabul etmem lazım. Paylaşamamanın sıkıntısını yaşarken kendi kendime "Blogum ne güne duruyor" deyip hemen buraya geldim. Bu hafta orada burada kulağıma çalınan ve gönlümü çalan ilk zat-ı muhterem Zaz. Ekşi sözlükte aslen Cezayirli olduğu rivayet edilen ve internette hakkında pek de bilgi bulunmayan Zaz'dan geliyor ilk şarkımız.






Kulağıma çalınan ikinci şarkı ise Kimbra'dan. Gelecek vadeden 20 yaşındaki kızımız, Avustralyalı. İftiharla sunuyorum:






Sonuncusu da bizden gelsin. Geçen gün televizyonda annemle izledik Flört'ün videosunu. Ben beğendim annem daha çok beğendi. Eğlenceliler gerçekten üstelik iyi müzik de yapıyorlar bence. Dinleyenler vardır zaten dinlemeyenler buyursun:

(Not: Birileri dailymotion'u da mahkeme kararıyla kapattırır ve benim bloga koyduğum bu bağlantılar da güme giderse ve yine kendi kendine olmayan müzik videoları hakkında konuşan deli blogger durumuna düşürülürsem bu kez çok ağır sözler geçireceğim içimden bu da biline)

28 Kasım 2010 Pazar

Kaybolmak...

Bazen kendimi kaybolmuş hissettiğim zamanlar oluyor. Doğruyla yanlış arasında, doğal olanla olması gereken arasında... Doğruluğundan emin olduğum bir yolda ilerlerken şüpheye düştüğüm anlar oluyor: "Gerçekten doğru yolda mıyım yoksa yolda yürürken doğrularım şekil değiştirdiği için artık doğru ile yanlışı ayırt edemez durumda mıyım?"

Bir süredir kendimi akıntıya bırakmış, eylemsizlik halinin insanı ele geçiren büyüsüne kendimi bırakmış durumdayım. Tek yaptığım şey beklemek... Şimdiyse biraz yorgunum sanırım, eylemsizlik yorar mı insanı? Yoruyor, hatta daha fazla yoruyor. Akıntı sürüklerken oraya buraya çarpıyor insanın bedenini, yüzmekten daha fazla örseleyici, kendini akıntıya bırakmak.

Farkındayım ki yazdıklarımdan anlam çıkarmak zor biraz. Yazarken fark ettim ki; bu kez sadece kendim için yazdım, aklımı toparlayabilmek için kaybolmadığımı kendime kanıtlayabilmek için.

Not: Yukarıda yazdıklarımın kasvetli havası yanıltmasın ama. Şu sıralar olabildiğince iyiyim, aklım arada bir karışsa da biliyorum ki yaşamak da böyle bir şey işte...

28 Ekim 2010 Perşembe

Gerçekliğin dayanılmaz ağırlığı

Canım sıkkın bu aralar. Son aylarda sağlık sorunları, ertelemeler, aksaklıklar, tatsızlıklar art arda geldi. Üstüne üstlük en yakın dostlarımdan biri birkaç gün içinde şehri terk ediyor.

Bir süredir her şeyin kötü gideceği gibi bir hisse kapılmıştım doğrusu. Bu halimden endişelenen Selen, aklımı dağıtmak için bir filme götürdü beni: "Ye, Dua Et, Sev". Bazen hafif gişe filmleri izlemek iyi gelebiliyor insana, canım çok sıkkınken gidip "hafif" film izlemişliğim vardır. Hani sonu hep iyi olan filmler, kimsenin gerçek dertlerinin olmadığı, fatura ödemediği, trafikten bunalmadığı filmler...

Neyse film kendini bulamamış Amerikalı güzel yazarımızın kendini bulmak için İtalya'ya, Hindistan'a ve oradan da Bali'ye yaptığı yolculuğu anlatıyor. Tahmin edilebileceği üzere kahramanımız, film boyunca yiyor, dua ediyor ve seviyor ama kendini bulabiliyor mu derseniz, orasını bilemeyeceğim. Bense kadın İtalya'dayken "Günlük harcaması ne kadar acaba", Hindistan'dayken "Bu guru bunları dolandırıyor bence", Bali'deyken "Bu kadının parası suyunu çekmedi mi daha?", film bittiğinde de "Javier Bardem, paraya mı sıkışmış acaba niye oynamış ki bu filmde?" diye düşünüyordum. Oysa arkadaşım, epeyce coşkuluydu; filmden umutla çıktı. Dürüst olmak gerekirse bir an kıskandım onu. Bazen insan gerçekliğini sorgulamadan kendini mutlu edecek, rahatlatacak bir şeyler olsun istiyor sanırım.

Ben bu yazıyı yazarken televizyon açık başımı kaldırıyorum ve haberlerde Louis Armstrong'un sesi eşliğinde bir gorilin yavrusunu severken çekilmiş görüntülerini görüyorum. Altta şu yazıyor "Goril Moril ama anne!!!" Alt yazıya bak hizaya gel :)

8 Ekim 2010 Cuma

Fatmagül'ün Suçu Yok! Peki suç kimde?

"Fatmagül'ün Suçu Ne?" sanırım birkaç haftadır yayınlanıyor. İzlemiyorum ben, ilk bölümüne göz attım ama içim karardı; şimdi arada bir rastlıyorum ama sürekli ağlayan Beren Saat izleyip denge sağlamamı gerektirecek aşırı mutlu bir hayatım olmadığından hemen kanal değiştiriyorum.

Ayrıca uzun süredir ana haberlerdeki bütün kaza, cinayet, arkaya duygusal müzik döşenen dram haberlerini de izlemiyorum. Aslında bize yıllardır yapılan şeyi bilinçli biçimde algıladığımda dehşete düşmüştüm. Düşünün ki en az on beş yıldır neredeyse her akşam ülkenin en az yirmi felaket haberi evimize sokuluyor. Üstelik bilinçli bir biçimde duygularınızı kazımayı, ruh halinizi bozmayı amaçlayan montaj, sunum ve yetmiyorsa içinizi kanatacak bir müzik eşliğinde.

Sadece bilgilenmenizi amaçlayan masum haberler değil bunlar, sizi sürekli kendinizi annesini kaybeden çocuğun yerine, kaza geçiren adamın yerine koymaya zorlayan haberler. Belli bir noktaya kadar bilgilenmek elbette gerekli ama açıkçası Kayseri'nin bilmem ne ilçesinde düşüp ayağını kıran insanı öğrenmek ve bu konuda duygusal işkenceye maruz kalmak normal gelmiyor bana. Belki de toplum olarak uzun zamandır "Ne kadarına dayanabilirler" konulu bir deneyde kobay olarak kullanılıyoruz, diye düşünmedim değil.

İşin bir diğer kötü kısmı da şu ki; bu anormal duygusal suistimalin başka etkileri de oluyor toplum üzerinde. Duyarsızlaşma, bu kadar aşındırmadan sonra duygusuzlaşma gibi. Bu noktadan Fatmagül'e dönüyorum. Herkesin ağzında aynı soru "Fatmagül'ün Suçu Ne?" tamam cevap belli zaten "Fatmagül'ün suçu yok". Peki aylardır "Tecavüz sahnesi nasıl çekilecek?" "Bu sahne çok konuşulacak" "Beren'in zor sahnesi" haberleriyle eski Fatmagül filminin tecavüz sahnesi yetmiyormuş gibi nerede tecavüz sahnesi bulurlarsa milletin gözüne dayayanlara maruz kalan bizlerin suçu ne?

Bu sapıkça ikiyüzlülüğün yoğun yaşandığı bir dönemi hatırlatıyor bunlar bana. Bir mankenin sevgilisi tarafından tecavüze uğrayıp cep telefonuyla görüntülerinin çekilmesi olayı aylarca gazetelerin sürmanşetinde yer almıştı fotoğraflı olarak. Haber giderek iğrenç bir suçun duyurusu olmaktan çıkıp erkeklerin hayal güçlerini gıdıklayan, mağduru bir kez daha mağdur eden bir hale dönüşmüştü. Giderek bu konuda şaka yapmak, dalga geçmek bile o kadar meşru hale geldi ki... O dönem bu haberleri iştahla yapan gazetelerin kendilerini kandırma söylemi ise bu şekilde mağdurun yanında yer aldıkları, toplumsal bir yaraya parmak bastıkları yönündeydi. Ama hayır, herkes biliyordu ki sürmanşete kendinden geçmiş tecavüze uğrayan bir kadının görüntüsünü koyup detaylı olarak yaşananları yazmak mağdura yardımcı olmaktan başka şeylere hizmet ediyordu.

Peki sonuç ne? Fatmagül'e dönelim. Geçen gün facebookta bir videoya rastladım. Bir stadyumda futbol taraftarları yaptıkları tezahüratı videoya çekmişler. Tezahüratın sözleri şöyle :

"Hapı aldık patladık
Fatmagül'e rastladık
Fatmagül'ün suçu yok
Biz onu Bihter sandık"

İşte medeniyetimizin geldiği nokta bu. Kendini tecavüzcülerle özdeşleştirmeyi tercih eden, bunu bağırarak ve videoya çekerek ilan etmekten de çekinip utanmayan bir güruh ve bu videoyu yayıp altına gülücüklü yorumlar yaparak aynı haltı yiyen daha kalabalık başka bir güruh. Ayrıca Fatmagül'ün bu saldırıyı hakketmediğini kabul eden bu tezahüratın Bihter'e tecavüzü meşru görüyor olması da ayrı bir hastalık hali. Bireysel ahlak kavramının bu kadar aşındığı bir dönemle toplumun muhafazakarlaştığı ve "din"darlaştığı dönemin böylesine çakışmış olması ise üzerine düşünülmesi gereken ayrı bir mevzu. Belki başka bir yazıda...

2 Ekim 2010 Cumartesi

Kır'sal şeyler...

Bir haftadır uzaktaydım. Annemi engellenemez bir üzüm bağlarına gitme, asmasından üzüm koparıp yeme isteği ele geçirince eşlikçi olarak kendimi Orta Anadolu'nun vahşi topraklarında buldum yeniden. İşin kötüsü üzüm de sevmem hiç. Neyse televizyonsuz, internetsiz, gazetesiz, bir haftalık mecburi orta anadolu kır yaşantımın bende bıraktığı izler:

1- Hani vakit bol ya yanımda Cortazar'ı ve onu bitirince okuyacağım dört kitabı daha götürdüm. O dört kitabı okuyabildim mi peki?? Hayır!! Bir daha şu blogda yok " şunu okumaya başlayacağım", yok "pek heyecanlıyım", yok "sekeceğim" falan dersem ne olayım (bkz. 13 Eylül tarihli yazı) Öldürdün beni Cortazar!!! Morelli* kadar taş düşseymiş başına... Kitabı hala okuyorum hani buradan da ne akla hizmetse ilan ettim ya okuyacağım diye, dayanacağım Morelli'ye de. Bir de kanaatim kesinleşti edebiyatta sayıklamadan hoşlanmıyorum ben, anlamsız cümleleri bir araya getirince anlamlı bir bütün oluşmuyor kardeşim. Tabii bu yorumumla Cortazar'ın üstüne çizik attığım sanılmasın mesela Mırıldandığım Öyküler müthiş bir kitaptır, tadı damağımda hala yoksa dimağımda mı demeli?

*Morelli : Cortazar'ın Seksek romanının kahramanlarından. Romanda sekerken sık sık Morelli'nin romanın geri kalan kısmıyla ilgili ilgisiz düşünceleriyle karşılaşıyoruz.

2- Dönerken şunu düşündüm: Devrimin köylerden ve köylüden çıkabileceğini düşünmesi için bir insanın pek fazla köy ve köylü görmemiş olması gerekir bence.

3- Kuşlar bize göre daha huzurlu bir yaşam sürüyorlar gibi geldi bana. Yani sürekli yırtıcı tehdidi altında falan değillerdi ve hallerinden oldukça memnun görünüyorlardı. Nedense güzel görünen her canlı yaşamının aslında bilmediğimiz çekilmez yönleri olduğuna inanıyoruz ya da inanmak istiyoruzdur belki. İnsanın başka yaşamlara öykündüğü öykülerin masalların çoğu da genellikle pişmanlıkla ve en iyisinin sahip olduklarımız olduğu ana fikriyle sonlanır. Oysa bence kuşlar oldukça rahat görünüyorlardı yani hangi ağaca konacaklarından başka pek bir dertleri yok gibiydi.

4- Ha bu arada dişi ve erkek ilişkisi karmaşıklığının sadece insan türüne has olmadığı da bir başka gözlemim. Çatıdaki güvercinlerin kararsızlığı beni bile çıldırttı. Yarım saat tüyünü kabart, sağa yürü sola yürü sonra farklı yönlere doğru uç git?? Bence bir kuş ne istediğini bilmeli öncelikle.




5-
Arılar çok yırtıcı şeyler. Hala doğru şeyi mi yaptım bilmiyorum ama olayı anlatayım siz ne diyeceksiniz bakalım?. "Bir öğle vakti verandada dinleniyordum, yerde kıpırdayan bir şey dikkatimi çekti. Bir arı ufak bir kelebeğe sarılmış, iğnesini de iyice batırmıştı. Kelebek de çaresizce çırpınıp duruyordu. Arıların çeneleri çok kuvvetlidir, bu arı da çırpınan kelebeğin kanatlarını tek tek koparmaya başladı. Önce birini sonra diğerini... Bu arada ben ne yapacağımı şaşırdım, pek eziyetli bir ölüm gibi geldi bana. Sonunda arı kelebeğin bütün kanatlarını kopardı ama kelebek hala hayattaydı. Bense belki biraz insani bir hassasiyetle kelebeğin çektiği eziyeti sona erdirmek istedim. Elime sinekliği aldığım gibi tanrısal vuruşumu gerçekleştirdim ve... Hem kelebeği hem de arıyı böcekler cennetine sevk ettim vücutlarını da törenle doğaya protein kaynağı olarak sundum. Aslında çok düşündüğüm de söylemez bunu yaparken daha çok anlık bir tepkiydi. Sonra emin olamadım müdahale etmekle doğru mu yaptım yanlış mı diye? Yani arı için o kelebek yaşamsal bir av değildi, sonuçta mevsimsel olarak etrafta bir sürü ölü böcek var. Bir nevi gereksiz avlanma yani. Hayvanlar dünyasında her türlü eziyet mubah olamaz, değil mi? Belgesel de çekmediğime göre doğaya müdahale etmemek gibi bir sorumluluğum olduğu da söylenemez. Yine de Zeus'un yıldırımı gibi sinekliği indirmem biraz küstahça mı oldu acaba? Karar veremedim bir türlü.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Sekerekten Cortazar...

Tamam, itiraf ediyorum kütüphaneye iade etmem gereken kitapları epeyce bir geciktirdim; yani "epeyce" derken kelimeyi gerçek anlamında kullanıyorum. Bir kez geciktirince uzadı gitti, utancımdan kargoyla göndermeyi bile düşündüm kitapları. Hatta "bir arkadaş" yalanına başvurup kendimi temize çıkarmayı da düşündüm. Neyse sonuçta bugün iade edebildim, mahcubiyetimden kitapların yanında kendi kitaplığımdan üç kitabı da kütüphaneye hediye ettim. Peki, tamam en gözde kitaplarım değildi hediye ettiklerim ama üstüme gelmeyin artık :)

Kütüphanenin vicdani yükünden kurtulunca bir rahatlama geldi bana. Hemen bu akşam niyet ettim Cortazar'ın Seksek'ini okumaya. Cortazar'ın tekinsiz edebiyatının çekiciliğine kapılmamak zor benim için. Seksek acayip bir kitap, aslında tek kitap içinde iki kitap. Cortazar okuyucuya iki seçenek sunuyor, isterseniz efendi efendi okumaya baştan başlayıp 56. bölüme kadar okuyorsunuz ve roman bitiyor ya da Cortazar'ın sizin için hazırladığı bölüm sıralamasına uyarak okuyorsunuz bu kez başka bir romanla karşılaşıyorsunuz. Muhtemelen ben pek çok Cortazar okuyucusu gibi meraktan her iki yöntemle de okuyacağım kitabı. Heyecanlandım şimdi fena halde :)

11 Eylül 2010 Cumartesi

Tarihin Hafızası

Türkiye'nin en gerici yerlerinden birinde büyümek ardından usulca, adım adım cemaat tarafından ele geçirilen bir lisede öğrenci olmak, o yıllarda büyük şanssızlık gibi geliyordu bana. Oysa şimdi şanslı olduğumu görüyorum, şu an olup bitenleri bu kadar net görebiliyorsam bunu o yıllara borçluyum. Oldukça zor geçen o yıllar sayesinde nereden ve kimden demokrasi çıkıp çıkmayacağı konusunda hiçbir kafa karışıklığım yok. Elbette benim kadar özel pratik çalışma yapmaya gerek yok aslında netleşmek için. Son sekiz yılı ayık kafayla geçirmiş herhangi birinin de demokrasi beklentisi içinde olması garipsenecek bir durum olmalı.

Yine de şaşırmıyorum aslında tarihte ilk kez yaşanan yanılgılar değil bunlar. Her zaman tongaya düşen birileri oldu ve olacak, her zaman insanları şaşkınlığa düşürecek kadar yolunu sapıtanlar oldu ve olacak. Yine de muhtemelen kitlesel hafısasızlaşmaya güvenerek o köşede bu köşede tarihte eşine az rastlanacak saçmalıklar yazıp söyleyen, kendini kaybetmiş insanlar, her söylenenin ve yazılanın bir gün hatırlanabileceğini de unutmamalılar. Bir kişinin bile hatırlaması yeterli bazen. Bugün, darbe mağduru kesilen kimilerinin bir zamanlar 80 darbesini desteklediğini hatırlayan birileri nasıl varsa gelecekte de bazılarının, ülkenin en gerici, neoliberal yönetimini, canlarını dişlerine takarak ve hatta demokrasi ve özgürlük adına nasıl desteklediklerini hatırlayanlar olacaktır. İnsanlarınkine olmasa da tarihin hafızasına güvenim sonsuz...

4 Eylül 2010 Cumartesi

Uzak Noktalalara Doğru

Bazen gerektiğinde şalteri kapatabilen bir android olmayı istiyorum. Bir süre servis dışı olabilmek büyük bir hediye olurdu. Bugün hava güzel ama içim kasvetli. Uzaklara doğru kaçmak güzel olurdu ama Ankara'da uzaklara doğru bakamıyorum bile. Her bakışım ya bir binaya ya bir tepeye takılıyor. Artık pencereden dışarı bakmaktan da vazgeçtim. Bugün hava güzel ama içim kasvetli...Huzursuz...

1 Eylül 2010 Çarşamba

Dönüş

Sabah dönüş biraz sert oldu. En kötü otobüs yolculukları top beş listemde kendine yer bulabilecek yolculuğumu lensimin gözümde ikiye parçalanması ve eve yarı kör biçimde ulaşmamla taçlandırdım. Ha bu arada otobüsten inip Ankara'ya adımımı ilk attığımda bazı cemaatçi gençlerin gerçekleştirdiği toplu karşılamayı unutuyordum. Sabah saat altı ve AŞTİ'nin her yeri ellerinde cemaat yurtlarının broşürleriyle otobüsten inen gençlere yanaşıp "Merhaba, üniversite kaydı için mi geldiniz?" diyen insanlarla dolu. Durumu görünce "Yok artık sabah altı kardeşim" demeden edemedim kendi kendime.

Tatil dönüşü biraz zor oldu, çevremdeki pek çok kişinin irili ufaklı sorunlarıyla, gerçek yaşamla bu kadar çabuk karşılaşmak insanı kendine getiriyor. Üstelik her tatilim gibi bu da çok yorucuydu kesinlikle biraz dinlenmem gerek. İnsan yılda bir kez tatil yaptığını düşününce bütün zamanını oradan oraya koşturmakla geçiriyor, bütün yıl yapamadıklarını on gün içine sıkıştırmaya çalışıyor, bünye biraz zorlanıyor doğrusu. Halen kendime gelebilmiş değilim aslında bu akşamı bir şeyler içip film izlemeye ayıracağım, Trainspotting'i aldım yolda... Tatil yorgunluğundan kurtulmam, biraz yalnız kalmam lazım, ruhumu dinlendireyim biraz.

24 Ağustos 2010 Salı

Anadolu Ajansı: Kayıp blog yazarı Kaş'ta ortaya çıktı ;)

Uzun bir aradan sonra Kaş'tan yazdığımı söyleyerek giriş yapınca sıcakta mesai yapan arkadaşların tepkisini çekeceğim muhtemelen ama idare edin artık.

Beş gündür Kaş'tayım. Gelenler bilir, çok güzel bir yer Kaş. Deniz güzel, manzara güzel, sokaklar güzel. Şimdiye kadar hayal kırıklığına uğratan tek şey, Ekşi Sözlük ve birkaç arkadaşın önerisiyle gittiğimiz Aphrodite Pansiyon oldu. Neredeyse 90 derecelik yokuşu çıkıp inmek öylesine zordu ki... Pansiyondan ayrılmak isteğimizse pansiyon sahipleriyle akıllara zarar bir tartışma yaşamamıza neden oldu ki bu da ayrı bir saçmalıktı. Neyse ki arkadaşların kaldığı Caretta Pansiyon'da boş yer vardı da mahrumiyet bölgesinden kurtulabildik. Üstelik daha ucuza çok daha güzel bir manzara, daha iyi kahvaltı, merkeze yakınlık ve daha içten bir ortamla karşılaştık ve bu da tatilin ortasında yaşadığımız gereksiz sinir bozukluğunu giderdi. Bu bir gezi, tavsiye blogu değil ama ben konaklama için Caretta'yı ve bir tura gidecekseniz de Xanthos Turizm'i tavsiye edebilirim. Xanthosçuların samimi ama aynı zamanda ölçülü tavırları oldukça hoş. Neredeyse her gün aynı yerlere gidip insanları memnun etmeye çalışmanın ve aynı yerleri ilk kez birilerini gezdiriyormuş gibi sabırla güler yüz göstermenin çok zor bir iş olduğuna kanaat getirdik biz. Yıpranma tazminatı vermeliler rehberlere ;) Xanthos şehrini gezdiren rehberimiz Mehmet'i de ayrıca anmalı, çalınan eserleri anlatırken gözlerinden gerçekten ateş çıkan rehberimiz, yaşadığı toprakları gerçekten umursadığını hissettirdi bize. Umut verici...

Kaş günlerimiz bitiyor, bazı arkadaşları daha fazla öfkelendireceğim ama yarın Olympos'a geçiyoruz. Tabii dün Saklıkent'te hasta hasta buz gibi sulara dalan ve sesini tamamen kaybeden, an itibariyle de yamaç paraşütüyle Kaş semalarında uçan canım dostum Değerciğim, tek parça kalmayı başarabilirse :)

Not: Şimdi bu yazıya bir Kaş fotoğrafı iyi giderdi ama fark ettim ki tatil yaparken fotoğraf çekmekten hiç hoşlanmıyorum, belki saçma ama güzel anlarda fotoğraf çekme telaşı yaşamaktansa her şeyi hafızamın ellerine bırakmak, anıları belirsiz kaderlerine teslim edip olacakları beklemekten haz almak gibi garip huylarım var. Muhtemelen saçma değil mi :) E o zaman ne yapacağız utanç verici olsa da bir yerden Kaş fotoğrafı bulup oraya buraya konduracağız.

Ek: Değer az önce tek parça geldi odaya. Fotoğrafını bloga koymak için izin istedim bana bu vesikalığını verdi :



27 Temmuz 2010 Salı

Aklımdan öylesine geçenler...

1- Kendine acımayı alışkanlık haline getirmiş birini gördüğünüzde yapılacak en aptalca şey ona eşlik etmek, yapılacak en akıllıca şeyse hızla oradan uzaklaşmaktır. Dünyanın en tehlikeli insanları, kendine acıyan insanlardır, bencildirler, kendilerine öyle odaklanmışlardır ki etraflarındakiler için büyük tehlike arz ederler. Sonuç: Görür görmez tabanları yağlayın ;)

2- Süreklileşmiş mutsuzluk ve tatminsizliklerimizin bir bölümü "Hayatın bize mutluluk üzerine verilmiş sözü olduğu ama bu sözün tutulmadığı, böylece yaşamın bize adil davranmadığı" gibi nereden çıktığı belli olmayan saçma bir inanıştan kaynaklanıyor. Belki de çok fazla mutlu sonlu hikaye dinlemekten, film izlemekten oluyordur. Bir noktada anlamak gerekiyor, hayatın verilmiş sözü yok, bu yüzden her iyi anın keyfine varıp, çok kurcalamamakta fayda var.

3- Dünyada en zor bulunan şeylerden biri güçlü kişilikli dostlardır. Gözlemlerime göre erkekler arasında güçlü kişilikli arkadaş bulmak daha zordur. Kadınlar bu konuda açık ara önde bana kalırsa. Erkeklerin çok ama çok büyük bir bölümünün zihni çok sayıda toksik maddeye maruz kalmış organizma gibidir. Cinsellik, aşk, kadınlık, erkeklik, güç, cesaret ve ilişkiler üzerine o kadar fazla saçmalığa maruz kalmışlardır ki kendilerini çok sık aptalca durumlar içinde buluverirler. Şansınız varsa o aptalca durumlara tanık olan kişi siz olmazsınız.

4- Tamam sosyal, duygulu yaratıklarız ama şu yalnızlık yaygarasını biraz abartmıyor muyuz? Sen! Yalnız arkadaşım! Dünyadaki tek yalnız kişi sen değilsin abartma istersen ;)

5- Bazen çok yoruyor insanlar beni ve yorulunca fena halde sinirleniyorum nedense...

6- Ortalıkta imajına takmış (görsel ve fikirsel imajdan bahsediyorum) bu kadar çok komik insan görünce ilkel insanların yalınlığı pek havalı geliyor bana. "Amca, abi bi kasma; bırak gitsin" diyesim geliyor bazı sohbetlerde.


21 Temmuz 2010 Çarşamba

APTALLIK

Tarihte hiçbir diktatör, "Diktatör olup canınıza okuyacağım" diyerek iktidara gelmemiştir ve onları iktidara getiren şeyin birazı çaresizlikse de çoğu APTALLIKTIR. Hata akrebi sırtına alan kurbağanın mı yoksa akrebin midir?


Akrep bir gün yiyecek ararken bir nehrin kenarına gelmiş. Karşıya geçecek bir yol bulamamış bir türlü. Bu sırada suda bir kurbağa görmüş. Kurbağaya kendisini karşıya geçirip geçiremeyeceğini sormuş. Kurbağa: "Sen beni sokarsın!" diyerek, kabul etmemiş.

Akrep, kurbağaya söz vermiş onu sokmayacağına dair. Kurbağa da: "O halde çık sırtıma seni karşıya geçireyim" demiş. Akrep kurbağanın sırtına çıkmış, nehrin yarısına geliklerinde, akrep dayanamayıp kurbağayı sokmuş. Kurbağa son anlarında akrebe sormuş:

- Hani beni sokmayacağına dair söz vermiştin! Şimdi ben ölüyorum, ben ölünce sen de boğularak öleceksin!

Akrep de mahçup bir şekilde karşılık vermiş:

- Ne yapayım bu benim doğamda var!

21 Haziran 2010 Pazartesi

Kısa bir ara...

Ey eş, dost! Ey bloga bakıp günlerdir yazı göremeyen isimsiz kahramanlar!

Meraklanmaya gerek yok hayattayım hala, yolunda her şey. Sadece biraz yoğunum şu sıralar ve bazen aklımı bir şeye taktığımda diğer her şeyi bir kenara koymak gibi tarafımca pek sevilmeyen bir özelliğe sahip olduğumdan birkaç hafta daha devam edecek sessizliğim muhtemelen.

Gitmeden son bir şey daha... Bir ara kulağıma çalınan Sakin'in Sentetik Sezar şarkısını bugün adamakıllı dinledim, beğendim özellikle sonu cidden iyi olmuş. Bu yüzden onu bırakıyorum arkamda. Ben yokken geride müzik kalsın ;)

Sakin - Sentetik Sezar | video.mynet.com

28 Mayıs 2010 Cuma

Televizyon İzlemeyi Zevkli Yapacak Birkaç Öneri


1- Televizyona Seda Sayan alarmı: Alarm Seda Sayan ekranda görünmeden önce ötmeye başlayacak ve izleyiciye hızla kumandaya ulaşıp kanalı değiştirme şansı vererek mağdur olmaktan koruyacak. Böylece Seda Sayan'ın suratını hiç görmeden yaşayabileceğimiz bir dünya tesis edilecek. (Aynı sistemin Ferhat Göçer, Demet Akalın, İbrahim Tatlıses örnekleri de yapılabilir sakıncası yok.)

2-Mehmet Ali Birand düzelticisi: Kanal D Ana Haber yayınında Birand'ın yanlış söylediği her kelimeye duyarlı olan program ekranın sağ alt köşesinden açılacak kutucuklarda kelimenin doğru halini gösterecek.

3- Televizyonda sevmediğimiz insanlara sakal bıyık çizmece sistemi: Şu kalemli cep telefonlarına benzer sistemle televizyona bağlanacak bir elektronik pad yoluyla ekranda sevilmeyen kişilere sakal, bıyık, şeytan boynuzu, vampir dişi, burundan akan sümük vb. çizilebilecek. Yayın boyunca sevilmeyen hedef, o biçimde izlenebilecek, izletilebilecek. (Mesela ben, Rasim Ozan Kütahyalı'ya ağızdan akan salya çizebilirim, neden olmasın)

4- Saba Tümer'in kahkahasını ağzına tıkıcı sistem: Bu konuda halen çalışıyorum, yayın boyunca Tümer'in yanında elinde çorapla hazır duran biri olsa ve kahkaha çıkar çıkmaz çorabı Saba Tümer'in ağzına soksa diyorum ama uygulaması zor ve maliyetli tabii. Çalışmak lazım üzerinde.

5- Çiğnerken ses çıkarmayan sakız: Bunun televizyonla ilgisi yok, bugün yol boyunca arkamda sakızını çatırdatan kadından çektiğim eziyet nedeniyle araya sıkıştırdım bunu da, kabul ediyorum.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Karasınız!!

Her gün "Belki geri dönmemek var" diyerek veda edip sevdiklerine, kör karanlıklara inmek, çok iyi yaşamak için de değil; sadece insan gibi yaşamak için zehir solumak her gün, nasıl bir şeydir? Biliyor musunuz? Ben bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var, adil değil bütün bu yaşananlar; bir sorumlusu var bu cehennemin ve o "kader" değil.

Diri diri gömdüler insanları, onlar teşekkür bekleyerek sözde ziyaretlerini yaparken ayaklarının altında insanlar son nefeslerini veriyorlardı belki. Onların sorumsuzlukları, taşeronlaştırmaları, insanları üç kuruş için 50 yaşından sonra yerin on kat dibine inmeye zorlayan düzenleri yüzünden, onların refahlarını, mutluluklarını, zenginliklerini borçlu oldukları bu düzen yüzünden o işçilerin bazıları otuzuncu yaşlarını bile göremeden gittiler.

Ve "Kader" diyor birileri, "Siz alışkınsınız" diyor; "Önce de olmadı mı zaten" diyor.

Diri diri gömdünüz insanları... Oturun ve hesabınızı çıkarın; siz, ceylan derisinde oturanlar, servetine servet katanlar, birden büyük iş adamı olanlar, saltanat rüyaları görenler...Hesabınızı çıkarın, bu kadar yılda her birinize kaç ceset düşüyor? Kaç tabutun çivisini çaktınız? Sayın her birini. Çıkarın hesapları...

Diri diri gömdünüz insanları!!! Karasınız, kömürden daha karasınız hepiniz!

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Gözler ah o gözler...

Fotoğraf çekmeye pek ilgim yok ama arada bir kendimi şu heybetli makineleri incelerken, fiyat karşılaştırması yaparken buluyorum. Kıyafet satan mağazalarda gezinmek ne kadar rahatsız ediyorsa kurcalanacak aletler, bilgisayarlar, cep telefonları o kadar ilgimi çekiyor.

İlgimi çeken bir başka şey de bir anda fotoğrafçılığa merak saran, bu merakını tatmin için hemen en son çıkan fotoğraf makinelerinden birini tabii yine havalı çantasıyla birlikte satın alıverip çektikleri her karenin national geographic ödülü almasını bekleyen arkadaşlar. Ne de olsa o kadar para dökülen bir makinenin karşılığını ödemesi gerekir. Ama istenilen sonuç elde edilemeyince genelde makinenin yetersiz bir yanı bulunur lensi kötüdür, şunu şöyledir, bunu böyledir. Gözler, daha pahalı olan başka bir makineye ya da objektife, lense çevrilir umutla. Bir bölüm ise o ağır çantalarla dolanmaktan çabuk bıkıp etrafta çekecek bir şey olmaması gibi bir neden üreterek bu eziyetten tamamen kurtulur. Gerçi haksızlık etmeyeyim ben de aynı şeyi gitar konusunda yapmıştım.

Fotoğrafta makine ne kadar önemli acaba? Ben fotoğraf makinesinin arkasındaki gözün ve aklın hep daha önemli olduğunu düşünmüşümdür. Tabii bu benim görüşüm ama benimle aynı fikirde olanlar da var.


Henri Cartier Bresson şöyle diyor :"Bir fotoğrafçı kendini makinesiyle rahat hissediyorsa ve makine yapacağı işe uygunsa bu yeterlidir. Fotoğraf makinesinin gündelik kullanımı, diyafram değerleri, çekim hızı ayarları ve benzeri şeyler, tıpkı bir otomobilin vites değişimleleri gibi düşünmeden yapılması gereken şeylerdir. Bu işlemlerden her hangi biriyle -en karmaşıklarıyla bile- ilgili ayrıntılara girmek benim işim değil; çünkü bunların hepsi, üreticilerin makine ve portakal rengi deri kılıfıyla birlikte verdikleri kullanım kılavuzlarında, askerce bir kesinlikle anlatılmıştır. Fotoğraf makinesi güzel bir oyuncak olsa da, en azından konuşurken bu aşamanın ötesine geçmeliyiz. Aynı şey, karanlık odada güzel baskılar yapmanın nasılları, nedenleri için de geçerlidir."



Bresson'un fotoğraflarına hayranlık duyuyorum. Bresson, fotoğraf tarihine damgasını vuran fotoğraflarının bir kısmını bugün için ilkel sayılabilecek 33 mm Leica ile çekmişti. Bresson'un ilk Leicası şuydu:

İşte Bresson'un yarım yüzyıldan uzun zaman önceki tekniklerle çektiği birkaç fotoğraf:






Bir de ben tarzını pek sevmesem de Amerika'nın en tanınmış fotoğrafçılarından Terry Richardson var. Bir moda fotoğrafçısı olan ve Obama dahil pek çok ünlünün resimlerini çeken Richardson'un kullandığı makine 200 ile 400 dolar arası bir meblağ vererek alabileceğiniz Yashica T4. İşte bu
Richardson'dan birkaç fotoğraf...Tümünü YaslaArtık bu yazıyı okuyunca şevke mi gelirsiniz, kenara attığınız ufak makinenizi kutudan çıkarmaya mı karar verirsiniz, bilemiyorum.

Not: Sadıkcım vallahi sana dokundurmuyor bu yazı :)

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Eskiden

Bugün sevdiğim eski şarkılar aklıma geliyor nedense. Sevilen eski şarkı iyidir, rüşdünü ispat etmiştir, o kadar zaman sonra hala akılda kalıyorsa vardır bir hikmeti.







11 Mayıs 2010 Salı

Sevişmek ya da sevişmemek işte bütün mesele bu!

CHP'li değilim, Deniz Baykal'a da sempati duymuyorum ancak bütün bu olan bitenlerin midemi bulandırması için ne CHP'li olmam ne de Baykal sempatizanı olmam gerekiyor. Evet, mide bulandırıcı her şey. Türkiye'de siyaseti yeniden düzenleyen şeyin, bir adam ve kadının sevişme görüntüleri olması ise düpedüz aşağılayıcı. Hepimiz aşağılanıyoruz.

Baykal'ın yatak odasında ne yaptığı beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor ancak olaydan sonra takınılan tutumların bir kısmı son derece rahatsız edici. Bundan sonra kimin güvenliğinden, özel hayatından bahsedilebilir ki? İlk kez telefon dinlemeleri Türkiye gündemini meşgul etmeye başladığında herkes için şaka konusu olmuştu bu mesele. Sıradan insanlar birbirine "Bak senin de telefonun dinleniyordur, götürecekler bizi" diye espriler yapar olmuştu. Ama zamanla yüzlerdeki gülümseme donuklaşmaya, ardından yerini gerçek bir tedirginliğe bırakmaya başladı. Siyasetle ilgisi olmayan kimseler bile telefonda hükümeti açıkça eleştiren ifadeler kullanmamaya dikkat eder oldu. En çok kullanılan kalıp ise "Ne olur ne olmaz?.." Peki şimdi ne yapacağız? İnsanlar evlerinde kamera aramaya mı başlayacaklar?

Baykal gider mi yoksa daha güçlü biçimde geri mi gelir, bilemiyorum. Ancak ortada bir saçmalık var. Muhtemelen Türkiye'ye ilişkin haberleri takip eden Fransızlar ya da İtalyanlar bu istifaya anlam veremiyorlardır. Onlara memlekette en önemli mevzunun uçkur olduğunu buna karşın gemicik sahibi olmanın ya da iktidara geçmenin zenginleşmeyle eş anlamlı olmasının olağanlığını anlatmak gerekecek. Gerçi özellikle İtalyanlar bizi gemicik konusunda daha iyi anlayabilirler.

Not: Aklıma gelmişken Deniz Baykal, söz konusu bayan milletvekiliyle imam nikahlı olduğunu açıklasaydı birçoğuna göre istifa koşulları ortadan kalkmış olurdu sanırım. Gerçekten, ne kadar acayip bir memlekette yaşıyoruz.


10 Mayıs 2010 Pazartesi

"Öteki"yi iyi olmaya mahkum etmek

Cuma günü arkadaşlarla Çilek ve Çikolata'yı izledik. Çilek ve Çikolata, orijinal ismiyle Fresa y Chocolate, 1993 Küba yapımı bir film. Küba'ya eleştirel bir gözle bakan, eş cinsellik, farklılık, ön yargılar ve düşünce özgürlüğü üzerine bir film. Ayrıca Küba'yı eleştirmesine rağmen Fidel tarafından yasaklanmaması hatta Havana'daki Latin Amerika Filmleri Festivali'nde ödüle layık görülmesi nedeniyle Fidel'i diktatörlükle suçlayanlara karşı Küba'nın bir cevabı da sayılabilir bu film.

Ancak oldukça fazla gereksiz sahne ve diyalog barındırdığını düşündüğüm ve pek de haz almadığım film, bu yazının konusu değil. Filmin konusunu merak edenler şuradan merak ettiklerini öğrenebilirler. Bununla birlikte benim aklımı asıl meşgul eden mevzuya gelebilmek için filmle ilgili bir iki bilgi vermem gerekiyor. Kısaca özetlmek gerekirse: Eşcinselliğe ve sistemden farklı olanlara ilişkin toplumsal ön yargıyla yüklü birinci karakterimiz, bütün bu lanetleri üzerinde taşıyan ikinci karakterimizle tanışır, onun ne kadar iyi ve nitelikli bir insan olduğunu görür ve ön yargılarından kurtulur. Böylece eskinin ön yargılı karakteri "ötekini" şefkatle kucaklayarak yücelir ve bu hepimize büyük bir ders olur.

İyi, her şey güzel! Peki benim sorunum ne? Benim sorunum şu: Bu yaklaşım tarzının, tahammülsüzlüğün bir başka yeniden üretimi olduğunu düşünüyorum. Sadece Çilek ve Çikolata'da değil her yerde karşımıza çıkan bir iki yüzlülük bu. teki"yi kabul görebilmesi için başkalarından daha iyi olmaya mahkum etmek... Çilek ve Çikolata'da da eş cinsel Diego ancak süper yardımsever, müthiş duygulu, harika bir entelektüel, sevdiği adamın mutluluğu için kendini feda eden biri olduğunu kanıtladıktan sonra kabul görmeyi başarabildi. Sonuç ne?:"Eş cinseller de aslında çok iyi insanlar olabilir. Tanımadan ön yargılı olmamalı" Bu mudur yani?

Peki sevgili ötekimiz, lanet insanın biri çıkarsa onu öteki ilan etmeye yeter gördüğümüz özellikleri o kadar kabul edilebilir görülmeyecek mi? Ne büyük küstahlık... Zaten sonu yok bunun :"Çingene ama çok iyi bir insan", "Travesti ama çok eğitimli", "Kürt ama şöyle" "Türk ama böyle" "Alevi ama dindar" "Sünni ama çok çağdaş" vs. vs. vs... Kimse kimseyi kandırmasın ve kimse ellerini ötekiyi sözde kabul edişin yücelişiyle yıkamasın bana kalırsa. İnsanlar, kabul görmek için diğerlerinden iyi olmak zorunda bırakılmadığında, hatta bu kabul-red mekanizması ortadan kalktığında bu ikiyüzlülükten kurtuluruz belki.

Not: Bu öteki lafından pek hoşlanmıyorum ama meramı anlatıyor sanırım bu yazıda.

2 Mayıs 2010 Pazar

Dünyanın bütün de'leri da'ları BİRLEŞİN!!!

Birkaç saat sonra yola çıkacağım. Ankara'ya dönüş... İstanbul bunalttı bu kez beni, belki benim ruh halimdendir. Bu insan kalabalığı, yaşama koşuşturması yordu biraz. Ankara da sürekli yaşanacak bir kent gibi gelmiyor bana. "Antalya nasıl olur acaba?" diye düşünüyorum, hayalimde şehirlerden şehir seçiyorum kendime.
Yolculuğa doğru maillere bakıyorum, internette oyalanıyorum. Şu "de" "da" ve "ki" meselesi aklımı meşgul ediyor. Bu meselenin benim insanlarla ilgili yargılarımı bu denli etkilemesi hoşuma gitmiyor ama bu durumu engellemek neredeyse imkansız. İlgiyle, merakla bir yazı okumaya başlıyorum sonra o yerinden edilmiş, ayrı yazılması gerekirken bitişik yazılmış yahut gereksiz yere ayrı yazılmış "da" çıkıveriyor karşıma hoooop bütün ilgim, merakım tuzla buz oluyor. Yazara ilişkin güçlü bir önyargı beliriveriyor sonra.
Güzel başlayan bir yazıda maruz kalınan bu üzücü durum, benim için Mona Lisa'nın burnunun altında bıyık görmek gibi. Yazının Leonardo'su da bütün havasını yitiriyor anında. Oysa ben istemiyorum böyle olmasını, gerçekten isteyerek içine girdiğim bir hal değil bu. Fark etmeyeyim, okuyup geçebileyim istiyorum ama olmuyor bir türlü. Bu soruna bir çözüm bulunmalı. Ya bütün "de"ler "da" lar "ki"ler yerlerini bulsun, ya da Türk Dil Kurumu, dünyanın bütün de'lerine da'larına ki'lerine 'Birleşin!' çağrısı yapsın. Böylece sorun kökünden çözülür.

25 Nisan 2010 Pazar

Doğru limana varmak

Cemil Meriç'le ilgili geçen ay yazdığım yazıda şöyle demiştim: "Her yazdığı aklıma yatmasa da insan, Cemil Meriç okurken ne kadar engin bir denizle karşı karşıya olduğunu anlıyor hemen." Gerçekten de öyle...Engin bir deniz...Şimdi neyin aklıma yatmadığını söyleme zamanı: Cemil Meriç her engin denizin insanı doğru limana götürmediğine de bir örnek. Cemil Meriç'in yazın hayatı boyunca uğradığı birçok liman var. Gerçeği arayışında sığındığı birçok liman...

Entelektüel olarak batıdan beslenen Meriç, batının tahakkümüne karşı öyle öfkeli ki bu onun bir aydın olarak gerçeği bükmek gibi hastalığa tutulmasına neden oluyor bana kalırsa. Tarafsızlığını yitirmek demiyorum çünkü taraflı olmalı aydın, ancak gerçeği bükmek tehlikeli bir eğilim. Tam olarak neden bahsediyorum? Meriç, batıya düşman denebilir mi? Bence hayır; ancak batılılaşma bunalımında kendini kaybetmiş bir aydın toplamına düşmanlığından bahsetmek mümkün. Bu Meriç'i çubuğu sürekli diğer yana bükmeye ve örneğin Osmanlı konusunda başta bahsettiğim gerçekliği bükme noktasına getiriyor.
Batı karşısında duyulan aşağılık kompleksine duyulan düşmanlık, Meriç'i kimi zaman her illeti nimete dönüştürmeye kadar getiriyor. Bu Ülke'den bir bölüm:

"Divan Edebiyatı'nda roman yok. Niçin olsun? Batı'nın ilk romanlarından biri "Topal Şeytan" Kahraman, evlerin damını açar, bizi yatak odalarına sokar. Roman başlangıcından itibaren bir ifşadır. Osmanlı'nın ne yaraları vardır, ne yaralarını teşhir etmek gibi bir hastalığı. Hikayeleri ya bir cengaveri ebedileştirir, ya "hisse alınacak bir kıssa"dır.
Roman'ın burjuvaziyle doğduğunu söylerler. Burjuvazi, Avrupa'nın imtiyazı, daha doğrusu yüz karası. Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir manevi iklim, daha geveze bir toplum.
Başka bir tabirle, bu edebi nevi bir buhranın, bir uyuşmazlığın, reelle ideal arasındaki bir nispetsizliğin çocuğu. İçtimai bir sıhhatsizlik, hiç değilse bir tedirginlik alameti. Sınıf kavgalarıyla sahneye çıkışı bundan. İnanan bir toplumda, hayali çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda romanın ne işi var?
Osmanlı, Osmanlı kaldıkça Batı'nın romanını anlayamazdı. Önce uzun bir temessül, daha doğrusu tesemmüm merhalesinden geçecek, iktisadi ve içtimai müesseseleriyle değişecekti......"

Peki gerçekten Osmanlı en güçlü zamanlarında dahi Meriç'in dediği gibi "yaraları olmayan" bir cennet ülkesi miydi? Meriç'in yazın hayatı boyunca salındığı bu uç değerlendirmeler, belki onun ateşli üslubunun belki de Meriç'in Saint Simon için kullandığı, Tanıl Bora'nın ise Meriç'e yakıştırdığı tabirle "derin fakat aceleci zekasının" sonucudur. Benim ulaştığım sonuçlardan biri ise ilgi çekici biçimde Meriç'in hayatı boyunca savaşmayı görev bildiği batı karşısında duyulan aşağılık kompleksinin aslında dolaylı biçimde de olsa onun yazınını da şekillendirdiği yönünde. Başta dediğim gibi Meriç engin bir deniz; çoğu, kaynağını batıdan alan nehirlerden besleniyor ama işte her nehir doğru denize ve her deniz doğru limana götürmeyebiliyor insanı.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Kosmos ve Karolar...

Adliyede duruşma bekliyorum; koridor insanlarla dolu ve avukatlarla. Avukatlar... Kimi dünyanın en önemli işini yaptığını düşünüyor, kimi dünyanın en saçma işini, kimi sadece yapması gerekeni yapıyor. Bir de zoraki adliye misafirleri var, korku ve panik içindeler. Korkuyorlar, her yüz korkutucu, her söz anlaşılmaz onlar için ve aslında korkmakta haklılar, çok haklılar hem de.

Gözüm zemine takılıyor. Zemin tamamen mozaik karolarla döşenmiş. Biri dikkatimi çekiyor önce ufacık noktaları birleştirip zihnimde desenlerden bir yüz yaratıyorum. Sonra o yüz bağımsızlığını ilan ediyor artık zihnimde değil gerçekten orada. Sonra müthiş bir şey fark ediyorum, birbiri ardına dizilmiş mozaiklerin her biri benzersiz, hiçbiri diğerinin aynısı değil. Binlerce benzersiz kombinasyon ayaklarımın altında. Tam sağ ayağımın altındaki, binlerce mozaikten biri ama bir benzeri yok ve sol ayağımın altındaki de öyle. Büyüleyici...

Bu akşam Kosmos'u izledim ve tıpkı her gün üstüne bastığım, ayağımın altına serilmiş o mozaikleri izlerken hissettiklerimi hissettim. Kosmos üzerine düşünmek istemiyorum, sadece gözümü kapatıp tekrar izlemek istiyorum bazı sahneleri. Reha Erdem'in gözünden bakmak güzeldi. Bir görüntüde, anlatamayacağınız ama hissedebileceğiniz ve kelimelere dökmenin imkansız olduğunu bildiğiniz şeyle yüz yüze gelmek... Dünya müthiş bir yer. Ve kimi zaman kelimelere dökemeyeceğiniz şeylerin var olduğunu bilmek çok güzel.


17 Nisan 2010 Cumartesi

7/24 Romantizm

Dünyada ilgimi çeken bazı insan tipleri var, bunlardan biri de tam zamanlı romantikler. Bu arkadaşların en belirgin özelliği 7/24 romantik olmak gibi üstün bir yeteneğe sahip olmaları, üstelik bunun için romantizmi yöneltecek bir karşı cins öznesine de ihtiyaç duymamalarıdır. Her dakika muhtemelen uyurken bile romantiktir bu arkadaşlar ve bu durum, o sırada ya da geçmişte birine aşık olup olmamalarından tamamen bağımsızdır. Hatta kural olmamakla birlikte genel olarak yalnızdırlar. Ancak yanlış anlaşılmamalı; bu arkadaşları, birliktelik istedikleri için romantik rolü yapanlarla karıştırmak, haksızlık olur. Tam zamanlı romantikler, tamamen içtendirler ve yürekten romantiktirler.

Konunun biraz daha anlaşılması için birkaç örnek vermekte fayda görüyorum. Bu yeteneğe sahip olan insanlar, sürekli duygulanırlar. Akıllarını genelde soyut bir aşk kavramına takmışlardır, sürekli "aşkın ne müthiş bir şey olduğundan" bahsederler ama yukarıda değindiğimiz gibi bu etkinlik için aşık olmaya ya da bir öznenin varlığına ihtiyaç duymamak gibi olağanüstü bir yetenekleri vardır. Bu türün gelişmiş temsilcileri şiir dünyasına oldukça hakimdirler; her an söylenecek, oraya buraya msn'e, facebook'a yazılacak bir dörtlükleri hazırda bulunur. Bu şiirler genelde kötüdür ama zaten çok da fark etmez, yeter ki meramı anlatmaya yetsin.

Şiirdeki bu aza kanaat etme geleneği, şarkılar için de geçerlidir. Neredeyse unutuyordum: Güller!! Gül önemli bir unsurdur profil fotosu, şiir arkası zemin, şarkı arkasına slayt resmi olarak gül fotoğrafı kullanılması, önemli ayırt edici özelliklerden birisidir. Şarkı arkası slayta özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum: Şiirlerin, şarkıların arkasına siyah-beyaz sevgili fotoğrafları, uçuşan güller, kalpler ve kim olduğu belli olmayan kadın ve erkek fotoğrafları yerleştirerek slaytlar oluşturmak ve bunları yaymak yerleşmiş bir davranış kalıbıdır.

Tam zamanlı romantikler, birbirlerini hemen tanırlar ve kısa sürede kaynaşırlar. Özellikle kadın ve erkek cinsleri bir araya geldiğinde karşılıklı coşkunluktan öyle büyük bir enerji açığa çıkar ki açığa çıkan bu enerji, çevreye ciddi zararlar verebilir. Bu nedenle böyle durumlarda tehlikeyi sezip güvenli biçimde sanal ya da gerçek ortamdan uzaklaşmakta büyük yarar bulunur.

Eğer siz bir 7/24 romantik değilseniz bu kimselerle iletişiminiz zor olabilir çünkü sizi muhtemelen ruhsuz ve kuru bulacaklardır ve en iyi ihtimalle çabucak kırılıp, sizden soğurlar ve onları anlamayacak kadar duygusuz olduğunuzu düşünürler. Kötü ihtimal ise düşman başınadır, gözleri karardı mı o yumuşacık duygusal ruhun içinden ölümcül bir aşk ninjası fırlayabilir. Bu yüzden gerilim anında çok fazla tartışmaya girmeden sularına gitmek daha iyi bir fikir olabilir.

Sonuç olarak bu tür, temelde zararsızdır, zararları kendilerinedir. Elbette aşırı dozlarda muhatap olunduklarında yan etki riski vardır, tavsiye edilmez.

6 Nisan 2010 Salı

Aşırı iletişimle iletişimsizleşmek

Facebook, Twitter, MSN, Gtalk, blog, okumasitesi, şu sitesi bu sitesi... Aklım karışıyor. İnternet hesaplarımıza bakılırsa yüzlerce hatta binlerce arkadaşımız var. Herkesle arkadaş herkesle dostuz. Öyle mi acaba?

Hürriyet'ten Emre Kızılkaya'nın geçen gün blogunda da yayınladığı Salinger'e Ağıt yazısında şu cümle dikkatimi çekmişti:
"Mesela yeni iletişim olanakları sunan Twitter ve Facebook, iletişimi hakikâten kolaylaştırdı mı, yoksa onu aşırılaştırarak anlamını yitirmesine mi yol açtı?"

Gerçekten aşırı iletişim olanağıyla iletişimsizleşmek değil mi yaşadığımız? Herkesin kafasından geçeni öğrenebilme imkanımız var ama giderek insanların aklından geçeni öğrenmek anlamını yitiriyor. Herkesin nerede olduğu, ne yaptığı, kiminle evlendiği, çocuğunun nasıl göründüğü, ne düşündüğü bilgisi elimizin altında ama bu kadar elimizin altında olmaları bu bilgilerin önemsizleşmesine de neden oluyor olabilir mi?

Örneğin Facebook... Eskiden, birbirini tanıyan ancak uzun süredir görüşemeyen, görüşme imkanı bulamayan insanlar karşılaştığında, o güne kadar iletişim kurmamış olmanın kişisel bir seçim değil talihsizlik olduğuna inanmak, her iki taraf için de mümkün ve kolaydı. Üstelik bu sürpriz karşılaşma, yeniden gerçek ve içten bir ilişki kurmak için gerekli bir temel de olabilirdi. Oysa şimdi arkadaş listenizde olan ve istediğiniz zaman ulaşabileceğiniz birine şimdiye kadar ulaşmadıysanız bu, onu o kadar da dert etmediğiniz anlamına gelmiyor mu? Birgün karşılaşırsanız "Ne kadar da özlemişim keşke daha önce karşılaşsaydık, bundan sonra daha sık görüşelim" deme imkanınız ya da bu cümlenin samimiyeti de ortadan kalkıyor böylece. Nitekim artık iki taraf da ulaşmanın çok kolay olduğunu ve mevcut durumun, talihsizliklere değil bir seçime ya da en iyi ihtimalle hayatın akışında karşıdakiyle görüşmenin öneminin alt sıralarda olması nedeniyle oluşan bir ihmale dayandığını biliyor.

Sanırım bu iletişmek meselesini gerçekten abartmış durumdayız ve pek de iyi bir yol değil bu. Bu yazıdan sonra bütün hesaplarımı kapatacak mıyım peki? Bu soruya yanıt ararken kendimi teslim alınmış hissettiğimi fark ediyorum. Tıpkı cep telefonuna, internete, google'a ve sahip olduğum diğer her şeye teslim olduğumu hissettiğim gibi. Bir süre daha tüm bu karmaşanın bazı iyi yönleri olduğunu düşünerek -ki bu da yanlış sayılmaz- vakit geçirebilirim sanırım :)

2 Nisan 2010 Cuma

Sadede gelmek...

Sesim yavaştan geldi ama baktım ki dünyaya söyleyecek pek önemli bir sözüm yok şu sıralar, idareli kullanmaya karar verdim kendisini. Bazen özellikle kafelerde, kalabalık yerlerde otururken o an dünyanın her yerinde konuşan insanların yarattığı gürültüyü toplasak muazzam bir uğultunun dünyayı saracağı düşüncesi geliveriyor aklıma. Uğultunun büyük kısmı da boş konuşmalardan oluşurdu muhtemelen.

Fazla konuşan insanlar zordur biraz ben özellikle dolmuşlarda otobüslerde zorlanıyorum, mesela dün bunlardan biriyle yan yana oturma talihsizliğine uğradım. Telefonda konuştuğu kişiyle birlikte beni de günün bir sürü gereksiz ayrıntısı içinde boğmayı başardı. Neden geç kaldığını anlatmak için lafı bu kadar dolandırması gerekmezdi bana kalırsa. Arkadaşıyla bir yere uğradıklarını, orada bekledikleri kişinin uzun süre gelmediğini açıklayarak başladığı konuşmasını elinin kolunun poşetlerle dolu olduğunu anlatarak devam ettiren yol arkadaşım, her poşette ne olduğunu, nereden aldığını, ne kadara aldığını, alırken ne hissettiğini ayrıntılı olarak anlatmaya başladı. Ben sanırım üçüncü poşette kulaklıkla sağlığımı koruyabileceğimi akıl edebildim.

Buradan gereksiz ayrıntılarla insanı canından bezdiren ve nedense büyük bölümü kadın olan arkadaşlara sesleniyorum : Yapmayın! Tutun kendinizi! Üç kelimeyle açıklanabilecek bir olayı sabah kahvaltıda ne yediğinizden başlayarak anlatmanıza gerek yok. Biz kahvaltı ayrıntısı olmadan da anlıyoruz derdinizi. Zaten başkalarını bilmem ama ben arada kopuyorum çaktırmadan haberiniz olsun, sadece önemli yerleri dinleyebilme gibi bir yeti geliştirdim kendime. Benden söylemesi ;)

28 Mart 2010 Pazar

Susuyorsam sebebi var

Geçici olduğunu umduğum ses kaybım bu sabah uyandığımda da geçmemişti. İnsan ağzını açtığında normal normal konuşmaya yıllardır alışmışken birden ortaya çıkan bu Godmother imajına alışamıyor hemen. Hafta sonu olmasından ve evde yalnız olmamdan dolayı aslında çok da zorlanmadım insan yalnızken konuşmadan yaşaması daha mümkün. Böyle olunca kendinizi daha az hasta olarak hissediyorsunuz ama gelen telefonlar oldukça zorluyor o zaman hissediyor insan eksikliğini.

Her neyse sessiz günlerimi daha çok televizyon izleyerek geçiriyorum, insan kendisi konuşamayınca orada burada konuşanların saçmalamaları daha bir gereksiz ve daha bir saçma geliyormuş. Bir de "Kör ölür badem gözlü olur" hesabı sessizlik sürem uzadıkça "Ahh ah şimdi sesim yerinde olsaydı nasıl süper şarkı söylerdim" gibi son derece gerçek dışı düşünceler oluşmaya başlıyor beynimde.

Daha fazla sürerse bu durum sessizlik yemini etmeyi düşünüyorum. Boşa gitmesin çektiğim eziyetler.

25 Mart 2010 Perşembe

Thomas More ve Aklın Yolu

Thomas More... Ütopya'nın yazarı, fikirlerine ve ilkelerine canı pahasına bağlı kalan devlet adamı... Thomas More'un Ütopya isimli eserini okumadıysanız size tavsiyem bir an önce okumanız. Ben İş Bankası Yayınları'nın 2000 yılı basımını okudum, girişteki ayrıntılı Mina Urgan incelemesi, Vedat Günyol, Sabahattin Eyyüboğlu ve Mina Urgan çevirisiyle sizin için de iyi bir seçim olabilir.

1516 yılında yazılmış More'un Ütopya'sı. Özel hayatında koyu bir Katolik olan hatta VIII. Henry ile Katolik Kilisesi arasında kalınca başını kaybetmek pahasına Katolik Kilisesini seçen More'un Ütopya'sı bugün için bile devrimci fikirler içeren bir eser. Bu, kimilerine göre çelişkili; yani More'un özel yaşamındaki sofuluğu ile Ütopya'da tabuları bir bir kıran fikirleri, uzlaşamayacak biçimde farklı. Bense More'un hayatından ve yazdıklarından "Aklın yolu bir" sonucunu çıkardım. Ütopya'dan birkaç alıntı yapmadan edemeyeceğim, 1516'de More'un yazdıkları, sizlere bugün için de çok anlamlı gelecek eminim:

İngiltere'de en ufak hırsızlık suçunun bile idamla cezalandırıldığı dönemde More, insanların işsiz bırakılmasını suça itilmelerinin başlıca nedeni olarak görüyor ve insanlar için yeni işlikler kurulması gerektiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:

"....Yoksulluk yüzünden bugüne dek hırsızlık, serserilik ya da uşaklık eden, aşağı yukarı aynı kaderi paylaşan bir sürü insan oralara gidip yararlı bir çalışma yoluna girsin. Bütün bu anlattığım dertlere çare bulamazsanız, adaletinizle övünmeyin: İnsafsızca, budalaca yalan söylemiş olursunuz.
Milyonlarca çocuğu, bozucu, körletici bir eğitimin pençesinde bırakıyorsunuz. Erdem çiçekleri açabilecek bu körpe fidanlar gözlerinizin önünde kurtlanıyor; büyüyüp suç işledikleri zaman, yani içlerine çocukluktan giren kötülük tohumları acı meyvelerini verdiği zaman ölüm cezasına çarptırıyorsunuz onları. Sizin yaptığınız nedir biliyor musunuz? Asma zevkini tadabilmek için hırsızlık yaratmak."

Bir başka alıntı daha... Nedense bana bugün yapılan sözde demokratik Anayasa tartışmalarını hatırlattı bu paragraf:

"İşçiye gelince, nedir işçinin kaderi? Bugün için verimsiz, kısır bir işin altında ezilmektedir ve yarın için beklediği de yoksulluk, dilencilik içinde geçecek bir ihtiyarlıktır. Aldığı gündelik, günlük ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Nasıl kazancından bir parçasını ayırsın da yaşlı günlerindeki geçimini sağlayabilsin?

Soylu geçinen kimselere, altınlar elmaslar içinde yaşayanlara, aylaklara ya da süsten geçinenlere, bu boş keyifleri körükleyip beslemekten başka işi olmayan bu insanlara bu kadar bol keseden varlık dağıtan bir toplum haksız ve nankör değil de nedir? O toplum ki kendini asıl yaşatan çiftçinin, kömürcünün, arabacının, marangozun, işçinin dertleriyle kaygılanmaz, hiçbirine acımaz. O toplum ki insafsız bencilliği içinde daha fazla iş, daha fazla çıkar sağlamak için emekçi insanların gençlik gücünü kıyasıya harcar; zavallılar yaşlandılar hastalandılar mı, ellerinde avuçlarında bir şey kalmadı mı, iş başında sabahladıkları günler, gördükleri önemli bunca iş unutulur, bütün bunlara karşı toplumdan gördükleri ödül açlıktan ölmektir.

Dahası var. Zenginler her gün yoksulların gündeliklerini kıstıkça kısarlar. Bunun için yalnız hilelere başvurmakla kalmaz, yasalar da çıkarırlar. Devletin en yararlı insanlarına karşı böyle davranmak apaçık bir adaletsizliktir diyeceksiniz ama, zenginler bu canavarlığı yasalar yoluyla bir adalet kılığına bürümüşlerdir.

İşte bu yüzden, bugünün gösterişli devletlerini gözden geçirince, bunlar içinde benim gördüğüm tek şey şudur aldanmıyorsam: Zenginler Cumhuriyet, halk egemenliği gibi parlak sözler altında yoksulların kuyusunu kazıyorlar. Türlü düzenler ve akla gelmedik yollarla bir taşla iki kuş vurmaya çalışıyorlar.

İlk sağlamak istedikleri, kimi az kimi çok haksızlıkla elde edilmiş bir serveti dünya durdukça dokunulmaz bir mülk haline getirmek, ikincisi de yoksulların açlığından, bedenlerinden yararlanmak ve onları yok pahasına çalıştırmaktır."

23 Mart 2010 Salı

Bolero ve Hayat

Otobüs ve dolmuş yolculukları kitap okumak için iyi fırsatlardır. Sanırım ben bu fırsatı değerlendirmeyi bu kış biraz abartmış olmalıyım ki geçen gün kitabı bırakıp dışarı baktığımda kış boyunca etrafta bir sürü yeni mağazanın açıldığını görüp şaşırdım epeyce. Bir de baharın geldiğini fark ettim tabii... Hatta bugün yol boyunca tek satır okumadan etrafı izledim. Güneş güzel şey.

Her mevsim değişiminde insanların yüzlerce yıldır devam eden bu mevsim değişimi döngüsünü nasıl hep yeni bir şey oluyormuş gibi karşıladıklarını düşünüp garipsiyorum. Hadi insanların binlerce yıllık tarihini bir kenara bırakalım bir insanın kişisel tarihinde bile sürekli tekrarlanan bir şey mevsim değişimi. Yani daha basit şekilde ifade edeyim: Her sene her sene aynı şey olup duruyor. İlkbahar yaz sonbahar kış...Sonra hooop yeni baştan ilkbahar yaz sonbahar....Bunda bir gariplik yok ama her mevsim değişiminde yeni bir şeyle karşılaşıyormuşuz gibi tepki vermemiz ilginç bana kalırsa. Sonra sürekli havalardan konuşmak mesela...Yüz yaşına kadar yaşasa da insan denilen varlık her hava değişimine yorum yapmaktan alamıyor kendini ve hep şaşırarak: "Havalar da nasıl ısındı?" "Havalar çok soğuk bu sene." "Havalar ısınacakmış daha" vs. vs... Türümüz aklını havayla bozmuş durumda bana kalırsa...

Hayatın bu sürekli tekrarlanan döngüsü Bolero'yu hatırlatıyor bana. Fransız besteci Maurice Ravel'in Bolerosu'nu bilirsiniz. Aynı melodi sürekli tekrarlanır durur. Her bölüm bitişinde yeni bölümde farklı bir melodi duyacağınızı sanırsınız oysa duyduğunuz yine aynı melodidir ama her bölümde farklı enstrümanlar çıkar ortaya. Garip biçimde Bolero tıpkı hayat gibi sürekli beklentinizi canlı tutar, parça boyunca "Bu kez değişik bir şey olacak" hissiyle dinlemeye devam edersiniz. Yine gariptir ki sıkılmazsınız Bolero'dan. Sonuna kadar dinlersiniz bir kez başladıysanız. Tahmin edebileceğiniz üzere bu yazıyı yazdığım sırada Bolero dinliyorum. Siz de dinlemek isterseniz aşağıya göz atın...


18 Mart 2010 Perşembe

Cemil Meriç

Cemil Meriç okuyorum şu sıra. Her yazdığı aklıma yatmasa da insan, Cemil Meriç okurken ne kadar engin bir denizle karşı karşıya olduğunu anlıyor hemen. Şaşkınlığa sürükleyen bir bilgi birikimi Meriç'inki. Doğrusu Cemil Meriç okurken bugünlerde sıkça orada burada görünen, televizyon ekranlarında "aydınız biz" diye dolaşanlar iyice hilkat garibesi gibi görünmeye başladı gözüme. Cemil Meriç okurken insan, okumadan geçirdiği zamanlara hayıflanıyor, daha çok okumak daha çok öğrenmek iştahı yaratıyor Meriç. Onun kendi gözlerine mal olan okuma iştahı, yazdığı her satırda okuyucusuna da bulaşıyor. Başta söylediğim gibi Meriç'in fikirleri tartışma konusu yapılabilir belki ancak hiçbir kalıba sığmayan bu kendine has düşünürün önemi ve değeri konusunda yapılacak bir tartışma yok bana kalırsa.

Bu arada TRT'de yayınlanan Cemil Meriç belgeseli de ilginizi çekebilir... İzlemek için tıklayın...