22 Aralık 2008 Pazartesi

La Zona


Haftasonu izlediğim filmlerden biri La Zona idi. 2007 Meksika yapımı bu filmden bahsetmek istiyorum çünkü bahsedilmeyi hakediyor.
----spoiler---- Film, Mexico City'de, gecekondu bölgelerinin ortasında zengin insanlar için kurulmuş son derece düzenli, "güvenli" ve mahkeme kararıyla özerk olduğundan polisin bile içeri giremediği özel bir yerleşim bölgesinde geçiyor. Etrafı yüksek duvarlar ve dikenli tellerle çevrili olan La Zona'da insanlar "cennet" hayatı yaşıyorlar. Sokaklarda gizli kameralar ve özel güvenlik elemanları güvenliği sağlıyor ve insanlar bu düzenli, temiz ve her şeyden önce güvenli yerleşim yerinde refah içinde yaşıyorlar. Ancak bir gece kopan fırtınanın dış duvarlardan birine devirdiği reklam panosu ve kesilen elektrikler, La Zona sakinlerinin ölesiye korktukları gecekondu insanlarına cennetin meyvelerinden birkaç ısırık almak için içeri girme fırsatını veriyor. İçeri giren üç hırsızdan biri girdikleri evdeki kadını öldürüyor ve hırsızlardan ikisi bunu olay yerinde öldürülerek ödüyor. Üç hırsızdan birinin kaçması ise La Zona sakinlerinin huzurunu kaçırıyor. Bundan sonra özerkliklerini kaybetmemek için polisi içeri sokmak istemeyen ve aynı zamanda işledikleri cinayetleri örtbas etmek isteyen medeni ve zengin La Zona sakinlerinin henüz 16 yaşındaki küçük hırsızı yakalamak için başlattıkları insan avını izliyoruz. ---spoiler---




Film hakkında daha fazla bilgi verip izleyeceklerin tadını kaçırmak istemiyorum. Ancak filmin bana düşündürttüklerini paylaşabilirim ser verip sır vermeden. La Zona ya da bugün her yerde gördüğümüz yalıtılmış bölgeler kimilerine göre refahı ve güvenliği simgeliyor oysa gerçekte simgelediği şey sefalet ve korkunun ta kendisi. Toplumda sefalet ve korku arttıkça oluşuyor La Zona ya da diğer yüksek güvenlikli zengin insan siteleri. Kısacası kimileri için gelişmenin ölçüsü sayılan bu yerleşim yerleri gerçekte tam tersi yoksullaşmanın boyutunu ölçmek için kullanılabilir.
La Zona'da olanlar filmin başında kurulan güvenlik- şiddet ayrımının bir anda ters yüz olmasını gösteriyordu yani şiddetten kaçtıkları için kendilerini güvenli duvarlara hapsedenler bu kez o duvarlar içinde şiddeti kendileri doğurdular, kaçtıklarını söyledikleri şey olmuşlardı sonunda. "Peki bu bir kader mi?" diye düşündüm sonunda filmin? Filmin anlattığı, duvarların içinde ya da dışında fark etmeksizin şiddetin insanın içinde gizlendiği miydi? O halde kaçınılmaz mı şiddet?
Sonra insanlar neden doğada tek başlarına değil de topluluklar halinde yaşamaya başlamışlardı diye düşündüm. Elbette insan sosyal bir varlık, ama neden? Bunun bir nedeni olmalı, ilk insanların toplu yaşamalarının en önemli nedeni muhtemelen korunma ihtiyacı idi, vahşi hayvanlardan ve diğer tehlikelerden korunma... Şimdi toplu yaşamın kendisinin tehlike kaynağına dönüşmesi ilginç değil mi? Toplum giderek her biri diğerinden ölesiye korkan insanlar bütünü haline geliyor.

---spoiler---Filmde dikkat çeken bir diğer şey ise çok demokratik görünen La Zona'nın nasıl kolayca sakinlerin birbirlerine baskı uyguladıkları bir sisteme dönüşebildiği, insan avına karşı çıkan birkaç aklıselimin korkunun gücüyle beslenen şiddet yanlılarınca nasıl kolayca sindirilebildiğiydi. ---spoiler---

Asıl korkutucu olansa bir yönetme aracı olarak "korku"nun gücünün büyüklüğü ki insanlık bu gücü 11 Eylül'den sonra ABD'nin Irak'ta Afganistan'da hatta kendi ülkesinde yaptıklarıyla çok daha korkunç bir biçimde sınadı.

19 Aralık 2008 Cuma

Efrasiyab'ın Hikayeleri....


Efrasiyab'ın Hikayeleri, Ölüm ile canını almaya gittiği Cezzar Dede'nin kararlaştırdıkları oyunu konu alır. Ölüm, Cezzar Dede'ye bir şans verir. Buna göre Cezzar Dede ve Ölüm, sırayla hikayeler anlatacaklar ve Cezzar Dede, anlattığı her hikaye ile bir saat daha yaşam hakkı kazanacaktır.


Efrasiyab'ın Hikayeleri (İhsan Oktay Anar) Sayfa- 138-140:


Ölüm, Dünya Tarihi'ni böylece bitirdiğinde, hikayesinden etkilenmişe benziyordu. Öyle ki, anlattıkları bitince sanki söylenecek artık hiçbir söz kalmamış gibi suspus olmuştu. Ayrıca büyük bir sırrı açıklamış gibi "Ya! İşte böyle!" dercesine, başını anlamlı bir şekilde sallıyordu. Sessizliği ihtiyar bozdu:
- "Bu gerçekten ibretlerle dolu bir hikaye" dedi. Ne var ki çok uzun. Bu yüzden de çoluk çocuğa anlatılır cinsten değil. Ayrıca takip edilmesi biraz zor gibi. Dinleyenin anlamasından çok, anlatmanın zevki için anlatılmış gibi görünüyor."

Ne var ki Ölüm, ihtiyarın sözlerinden gocunmuşa benziyordu. Bu nedenle olsa gerek, beklediği izlenimi bırakamayıp hayal kırıklığına uğramış gibi, sesi de az buçuk titrediği halde şunları söyledi:-"Elbette anlatmanın zevki için! Ben seni niye düşüneyim? Hem böylesi daha dürüstçe. Alışık olduğun tarzı, üslubu ve kelimeleri kullanıp seni etkilemek için anlatsaydım, bundan en başta ben zevk almazdım. Dolayısıyla bu, fahişelik gibi bir şey olurdu. Başta dediğimiz gibi, anlattığın her hikaye için senin fazladan bir saat yaşaman hariç, oynadığımız bu oyunda ikimizin de en ufak bir menfaati bile yok. Amacımız kazanmak olmayınca, ne senin ne de benim, başarı ve kazanç peşinde koşmamız anlamsız. Yine de, hikayemizin güzel olmasını amaçlıyoruz. Fakat bir muhabbet tellalı gibi, güzelliği senin ayaklarının dibine koyup ücretimi istemiyorum. Bu güzellikten, yani hikayeden aldığım zevk bana yetiyor. Anladığım kadarıyla sen de öyle yapıyorsun."

Bunun üzerine ihtiyar şöyle dedi:

-"Elbette bu en doğru yol. Hal böyleyken benim anlattığım dini hikayede beklediklerini neden bulamadığını anlayamadım. Sen yakasına yapıştığın her insanı korkak mı sanıyorsun? Yoksa ölümsüz olduğun için korkusuzluğun yalnızca sana mı mahsus olduğunu düşünüyorsun? Benim dünyada tattığım en büyük lezzet, hayat değil, insanlık! Her zaman olduğu gibi şimdi de, yaşıyor olmanın değil, insan olmanın zevkini çıkarıyorum. Anlattığım her hikaye için bana bir saat süre verdiğin için sana müteşekkirim. Fakat şunu iyi bil: Ben bu süreyi yaşamak yerine, hikaye anlatmak için kullanıyorum."İhtiyarın sözlerini sonuna kadar dinledikten sonra, Ölüm, şunları söyledi:

-"Hayatını değil, insanlığını isteseydim elbette korkardın. Ancak bu güzel hediye sana sonsuza kadar verildi. Onu senden geri almam mümkün görünmüyor. Bu bakımdan sen de benim gibi ölümsüzsün. Fakat birçok kişi için insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. Ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. Acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. İşin kötüsü, bu korkuya Tanrı diyorlar. Oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, Tanrı'yı görmüş olurlardı......."

17 Aralık 2008 Çarşamba

Bloody Olive

Hep çürüklerden bahsedecek değilim tabii ki güzel şeyler de var :) Örneğin ben aşağıdaki kısa filmi çok eğlenceli ve başarılı buldum...1996 Belçika yapımı ödüllü bir kısa film...


video

28 Nisan 2008 Pazartesi

Karamsarlık


Bazen insanlıkla ilgili karamsarlığa kapılıyorum. İnsan türünün pek zararlı olduğu fikri yayılıyor içimde. Canım sıkılıyor, öfkeleniyorum. Hafta sonu bir belgeselde yandaki resmi gösterdiler. Bu bir köle ticareti gemisinin taşıma planı. Evet dikkatli bakın...Yanyana dizilmiş "şey" ler insan. Kanlı canlı, kadın, erkek ve çocuk insanlar.
Yaşadıkları yerlerden koparılarak gemilere doldurulan ve böylece "istif" edilen yüzlerce siyah "insan" işte bu şekilde aylarca yolculuk ediyorlardı. Yolculuklar iki üç ay sürüyordu ve bu "insan" lar aylarca kendi pisliklerinin içinde yatmaya zorlanıyordu. Kayıtlara göre en uzun köle ticareti yolculuklarından biri Louis Mornant'a ait Sainte-Anne of Nantes gemisiyle 1727'de yapılmış. Yukarıdaki resimdeki gibi sıkıştırılan erkek, kadın ve çocuklar tam 9 ay boyunca köle olarak satılmak için taşınmışlar. Yolculuk boyunca 55 siyah insan şartlara dayanamayarak ölmüş. Muhtemelen onları da denize atmışlardır, yine muhtemelen annelerinin, çocuklarının, kardeşlerinin gözü önünde...
18. yüzyıl boyunca 6 milyon siyah insanın köle olarak Afrika'dan çıkarıldığı sanılıyor. 6 milyon...6 milyon...
İşte bazen insanlık hakkında umutsuzluğa kapılmak için çok fazla neden olduğunu düşünüyor insan...
Yağmur başladı Ankara'da, keşke yağmur temizlese dünyanın tüm kirini, pasını...
Olcay PINAR

25 Nisan 2008 Cuma

Çık aradan, çık

CHP'nin afişlerini gördünüz mü? Ben büroya gelirken yolda gördüm, doğrusu günüm şenlendi. Vay be CHP sonunda uzun süredir kendisine yönelen "Yeterli muhalefet yapamıyor" eleştirisine kökten çözüm bulmuş. Siyasi mücadelesini zafere götürecek, anahtar sloganı sonunda ortaya çıkarmış... İşteee o müthiş, o insanı yüreğinden yakalayan helal olsun dedirten slogan:
"DEVLET DE BİZİM, MİLLET DE BİZİM, DİN DE BİZİM...ÇIK ARADAN."
"Heyyyt be" demek istiyorum ya da "Allah iyiliğinizi versin" de diyebilirim. Kararsız kaldım doğrusu... Aslında bu "Çık Aradan" süper bir slogan. Toplumun bütün ekonomik, sosyal çöküntüsünü açıklayan, çözüm bulan bir slogan, öyle değil mi? Hatta şarkısı da güzel olur bunun:
"Çık çık çık çık çık; çık aradan çıık,
Çık çık çık çık çık, çık aradan çıık"
gibi mesela. Hatta seçim döneminde de Baykal, arkada delegelerle kürsüde bunun dansını da yapabilir, lambada gibi tutar vallahi.
İki adım sağa: çık çık çık çık çık, iki adım sola çık aradan çıık....
Ama ben diğer sloganı tutmadım. Neydi?: "Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün." Ben Mevlana'ya katılmıyorum bu düşüncesinde, bazı kimselerin oldukları gibi görünmeleri hiç hoşunuza gitmeyebilir nitekim... Ama bu halkın yaralarına derman olan insanüstü atılımı için kutluyorum CHP'yi. Elbet, "Çık aradan" sözünün muhatapları, gereken mesajı alıp hemen aradan çıkmak için gerekli hazırlıklara başlamışlardır.
Şaka bir yana en çok merak ettiğim şey şu: CHP, bu sloganları bulmaları için birilerine para ödüyor mu, yoksa Baykal kendisi mi buluyor bunları. "Kendisi buluyor" deyin lütfen. En azından tutumlu oldukları için el emeği göz nuru sloganla idare ediyorlar işte, naapsınlar diyebilirim ben de...
Diğer yandan, millet meclisinde hatırı sayılır sandalyeye sahip ana muhalefet partisinin, siyasi mücadelesini rakibinin aradan çıkmasına bağlaması da ayrı bir ilginçlik. CHP Genel Merkezi şehirden biraz uzak olduğundan CHP milletvekillerinin büyük bir kısmı da Çankaya ya da Angora'da oturduğundan milletle münasebetinde parazitlenme yaşaması normal sayılabilir elbette.
Bu arada AKP'nin halkla belli bir yakınlık sağladığı aşikar ama unutmayın vampirler de muhataplarıyla oldukça samimi dakikalar yaşarlar ama amacın adamın boynunu sevgiyle öpmek olmadığı da herkesçe malumdur. Bu nedenle halkla bu tür bir yakınlığı kutsallaştırmamakta fayda var.
Sonuç olarak, bu ülke tarihinin en işsiz, ekonomik açıdan en durgun dönemlerinden birini yaşarken, kredi kartı borcu olmayan Allah'ın bir kulu kalmamışken muhalefetini parazitlenme düzeyinden yukarı çıkaramayan CHP'ye helal olsun demekten başka bir şey kalmıyor yapacak.
CHP bir afişteki sloganında da şöyle diyor: "Sorulacak hesabımız yok, soracak hesabımız çok." İlginç... Madem soracak çok hesap var, acaba bunlar vadeli hesap da CHP vadeyi bozdurmak istemediğinden mi sürekli laiklik meselesiyle idare etmeye çalışıyor? Laiklik gibi hayati bir meseleyi bile muhalefetinizin tek mevzuu haline getirdiğinizde içini nasıl boşaltacağınızın muntazam örneğidir, CHP muhalefeti. Sonunda işte afişlere "Din de bizim" diye ağlak bir slogan yazma noktasına gelirsiniz böyle.
Belki de uzun yıllar devlet partisi olan CHP'nin halkla arasında oluşan parazitlenme için rakibini suçlaması normaldir. CHP'nin Baykal'a alternatif olarak çıkara çıkara o kadar yılda Mustafa Sarıgül'ü çıkarabildiği düşünülürse normal galiba. -Bu arada kişisel bir merak: Sarıgül'ün yüzünde botoks mu var acaba? Neden öyle şaşkın şaşkın bakıyor ve ağız kenarları yanaklarına iğnelenmiş gibi duruyor?-
Neyse, yine de günümü neşelendirdiği için CHP'ye teşekkür etmeliyim. Artık bütün gün bu şarkıyı söyleyeceğim: "Çık çık çık çık çık, çık aradan çıııııkkkkkk"
Olcay PINAR

22 Nisan 2008 Salı

TRT-i nur...


TRT deyince ne gelir aklınıza? Bazılarının aklına necefli maşrapa gelir herhalde, bazılarının aklına "Bir Başka Gece", "Tele Kutu" gelir sonra Ceyar mesela, Küçük Ev belki. Bazıları için de Hasan Mutlucan'dır TRT. Benim ve benim neslim için ise TRT, Clementin'dir*, Yakari'dir* biraz He-Man'dir. 80'lerde doğmuş iki insanın mutlak ortak noktasıdır, sohbet edecek hiçbir şey kalmadığında açılan mevzudur ve nasılsa hiçbir zaman sıkmaz eski TRT günlerinin muhabbeti. Sanırım, saf ve masum çocukluk günlerimizi hatırlattığı için bizlere, sıkmaz hiç eski TRT günleri muhabbeti.
Peki şimdi TRT ne anlatıyor size? Geçen gün kanallar arasında gezinirken ne zaman TRT'ye gelse sıra içimi bir rahatsızlığın kapladığını farkettim ve uzunca bir süredir görmemezlikten gelmeye çalıştığımı, TRT'deki değişimi. Belki çoğu insan aynı şekilde hissediyordur kim bilir? Artık TRT başka bir şey. Ne zaman eski TRT spikerlerini haber okurken görsem, tutsak düşmüş de acı çekiyorlarmış gibi geliyor.
TRT, bu ülkede bazılarına göre aydınlanmacılığı temsil etmekte. Ben bu görüşe katılmıyorum çünkü Cumhuriyetin çok uzun yıllarından beri devlet nasıl aydınlanmacı olmadıysa TRT de aydınlanmacı olmadı. Ama şimdiki durumu ister "Kör ölür badem gözlü olur" diyerek ele alın ister "Gelen gideni aratır" diye, her iki bakışla da durum hiç açıcı değil. Görmezden gelseniz de gelmeseniz de... Geçen gün e-posta kutuma düşen bir maili paylaşmak istiyorum. Haber-Sen'den yollanmış. Devlet kaynaklarıyla muazzam olanaklara sahip olan TRT'nin içinde bulunduğu durumu acı bir biçimde açıklıyor mail. Haber-Sen TRT'de yeni dönemle yayına başlayan programlara ilişkin bir liste yayınlamış. Liste şöyle:

Gündeme Dair: TRT-1'de pazartesi günleri saat 13.30'da yayımlanıyor. Programda,
Gazeteci Emre Aköz ve AKP'li Özlem Türköne'nin esi Mümtazer Türköne haftanın olaylarını yorumluyor. Zaman Gazetesinde yazıları yayınlanan Mümtazer Türköne, 25–27 Ekim 2007 tarihlerinde London Scholl of Economics de düzenlenen “Değişen İslam Dünyası ve Gülen Hareketinin Katkıları” isimli konferansın editoryal kurulunda yer alan isimlerden biriydi.
Enine Boyuna: TRT-1'de Cuma günleri 23.05'te yayımlanan programı Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı Yöneticisi Dr. İbrahim Kalın sunuyor. Kalın ayni zamanda Zaman ve Today's Zaman Gazetelerinde yazıyor. Programın danışmanlarından Doç. Dr. Talip Küçükcan zaman zaman sunuculuk da yapıyor. Küçükcan ‘da İngiltere'de "Fethullah Gülen hareketi" konulu bir kongrede sunduğu bir tebliğiyle gündeme geldi. Küçükcan'ın sunduğu tebliğ, "Gülen hareketinin sosyal ve manevi sermayesi" konuluydu. Doç. Dr. Talip Küçükcan, aynı zamanda yeni YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın dört danışmanından biri.
Sen-Siz Olmaz/ Olur mu? : Çarşamba günleri 21.55'te TRT 1'de canlı olarak ekrana gelen programda Dr. Önder Aytaç, konuklarla sohbet ediyor. Taraf Gazetesi köşe yazarlarından Dr. Önder Aytaç, Polis Akademisi'nden 4 öğretim üyesi ile birlikte TESEV için hazırladığı Türkiye Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim adlı raporla tepki çekmişti.
Ezberbozan: TRT 1'de salı günleri saat 22.55'te yayımlanıyor. Daha önce Zaman ve şimdi de Yeni Şafak gazetelerinde köşe yazan Tamer Korkmaz programda güncel konulara ilişkin soruları yanıtlıyor.
Felsefe Konuşmaları: Programda Prof. Dr. Teoman Duralı belirlenen bir konu üzerinde konuşuyor. Teoman Duralı’nın yazıları Yeni Şafak ve Zaman gazetelerinde yayımlanıyor.
Rengâhenk: İlker Gültekin tarafından sunulan program TRT-2'de Hafta içi her gün saat 20.30'da yayımlanıyor. İlker Gültekin cemaat tarafından yakından tanınan bir isim. Gültekin, Fethullah Gülen’in yazdığı metinleri seslendiriyor. İlker Gültekin tarafından seslendirilen metinler Fethullah Gülen adına açılan internet sayfalarında yayınlanıyor.
Şenlik Var: TRT-1’de Pazar günleri yayınlanan program daha önce Samanyolu TV'de Maceracı adlı programı hazırlayan Murat Yeni tarafından sunuluyor.
Bedirhan Gökçe ile Gecenin Kıyısında: Çarşamba günleri TRT 1'de yayımlanan programı, daha önce Kanal 7'de program yapan Bedirhan Gökçe sunuyor. Gökçe, Fethullah Gülen’in şiirlerini de seslendiriyor.
Düşünce İklimi: TRT-2’de Perşembe günleri yayınlanan programda çeşitli kavramlar dini açıdan ele alınıyor. Programın sunuculuğunu ve danışmanlığını Abant Platformu’nun koordinatörlerinden Prof. Dr. Kenan Gürsoy yapıyor. Abant Palatformu Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenleniyor.

Haber-Sen'in maili şöyle devam ediyor:
SABAH HABERLERİNE NE OLDU? Sabah Haberleri programının sunucusu Gülden Özel hiçbir gerekçe gösterilmeden programdan alındı ve yerine Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın Basın Müşavirliği’ni yapan TunçTuncel getirildi. Tunç Tuncel, TGRT ve Kanal A televizyon kanallarında haber bültenleri sundu. Son olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nda basın müşaviri olarak görev yapan Tunç Tuncel’in eşi Mine Tuncel de Sağlık Bakanlığı’nda basın müşaviri olarak çalışıyor.

İbrahim Şahin’in Genel Müdür olmasından sonra programda okunan gazetelerin sıralaması değişti. Daha önce gazeteler gündeme ilişkin haberlere göre sıralanırken şimdi her gün Zaman gazetesi birinci sırada okunuyor. Programda okunan gazeteler arasına Milli Gazete ve Vakit katılırken Radikal gazetesi artık okunmuyor.


Haber-Sen'in açıklamasının tamamına ve daha acayip bilgilere
habersen-ankara.org.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=58&Itemid=1

adresinden ulaşabilirsiniz. Tabii, "Ben zaten televizyon izlemiyorum ki, izlediğim bir 'Var mısın Yok musun' bir de 'Yaprak Dökümü' onlar da başka kanalda diyorsanız" o başka, takmayın kafanıza. Demiyorsunuz değil mi? Diyenleri de düşündüm aşağıya necefli maşrapa koydum...Olcay PINAR...













* TRT'de yayınlanan tadına doyulmaz çizgi filmler.

21 Nisan 2008 Pazartesi

Günün notları

GÜNÜN SİNİR EDENİ
Belediye otobüsüne elinde kürdanla giren, sonra başka yer yokmuş gibi yanıma oturup yol boyunca dişini kurcalayarak dişleri arasındaki boşluktan "tıssss" "tıssss" sesleri çıkaran adam. Otobüsten inmek için ayağa kalktığında çantasında TMMOB(Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği) etiketi gördüm ki bu da ayrı bir sorun.

GÜNÜN UMUTLANDIRANI
Sürekli bizim iş hanının önünde gördüğüm, biri cüce diğeri küçük bir kız olan iki arkadaş. Bu sabah yine apartmanın önünde oturmuş sohbet ediyorlardı.

Not: Sizinkiler neler yazın yayınlayayım...

20 Nisan 2008 Pazar

Alkışın namusu



Derinliğini yitiren ve türünün binlerce yılllık evriminin ürünleri olan düşünme, yargılama ve sorgulama yeteneklerini kullanmaya kullanmaya kaybeden geniş kitlelerin, çoğu düşüncelerinin değeri de tartışılabilir elbette.



Türk Dil Kurumu Türkçe sözlüğüne göre "alkış" kelimesinin anlamı şu: Bir şeyin beğenildiğini, onaylandığını anlatmak için el çırpmak, alkışlama.


Peki "alkışçı" ne demek biliyor musunuz? İlk akla gelen anlam, "alkış eylemini gerçekleştiren kimse" olsa gerek. Oysa, "alkışçı" kelimesinin Türkçe'deki anlamı, "şakşakçı", "dalkavuk". Yani alkışlamak eyleminin kişide sürekli bir davranış biçimi halini alması onu bir dalkavuk haline getiriyor.
SİZ DALKAVUKLAŞTIRABİLDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ YOKSA...

Bugün Türkiye'de ve dünyada toplum, toplu bir dalkavuklaştırılmaya tabi tutuluyor. Bu önermenin kanıtını televizyonun açma düğmesini kullanarak bulmayı deneyin. Toplumun büyük kısmı bir şovmenin programında insanların pantolonlarını indirerek cinsel organlarını göstermesini de Ajdar'ı da, onu da bunu da aynı şevk ve heyecanla alkışlamakta. Alkışlatılmakta. Toplum tek bir komuta düşünmeden tepki verir hale geldi neredeyse o da: "Haydi alkıııış"

Peki eğer alkış, bir beğeni ve onayın göstergesi ise tüm bu olanlar nasıl açıklanabilir? Toplum, önüne konan her şeyi beğenmekte midir?
Bana kalırsa alkışın da bir namusu, bir onuru var. Kendine, kendi düşünce ve beğenilerine değer vermeyen insanların kendi alkışlarına değer vermesi de mümkün değil tabii. Derinliğini yitiren, insanlığın binlerce yılllık evriminin ürünleri olan düşünme, yargılama, sorgulama yeteneklerini kullanmaya kullanmaya kaybeden-bilindiği üzere kullanılmayan yetenekler yitirilmeye mahkumdur- geniş kitlelerin, çoğu düşüncelerinin değeri de tartışılabilir ayrıca.

Diyeceğim odur ki her isteyene verilen alkışın namusu kalmamıştır artık bu ülkede, değeri de. Elbette mutlu bir şakşakçı olamamanın bedelini ödeyerek yani mutsuz olarak hala alkışının namusunu, onurunu koruyanlar da vardır bu memlekette. E bu da bir umut tabii... Olcay PINAR

18 Nisan 2008 Cuma

Dilara'yı hatırlayan var mı?



Şimdi bir çocuğun acı bağırışları başbakanın popülist gösterisine arka fon olmadı mı sizce? O zaman sormak gerekir. Dilara'yı hatırlıyor musunuz? Büyük ihtimalle hayır. Bu yazının sonunda hatırlayacaksınız.

Başbakan talimatıyla, 'yanmış vatandaşları tedavi etmeyen' özel hastaneye MÜHÜR vuruldu. Adana’da 8 yaşındaki İbrahim ve dayısının 230 YTL için rehin alındığı sağlık merkezi jet soruşturma ile kapatıldı.(nethaber)

Hoş değil mi? Yüce gönüllü başbakanımız, olaya hemen müdahale etmiş! Hastaneyi "KAPATTIRMIŞ". Sizce bir acayiplik yok mu bütün bu olanlarda? Bence var, neresinden tutsam elimde kalıyor hatta, kızdırıyor, utandırıyor, midemi bulandırıyor.

Baştan düşünelim her şeyi: 19 yaşındaki Ahmet Gökoğlu, tüpgaz bayiinde çalışmaktadır. Henüz 8 yaşındaki yeğeni İbrahim'i tüpçülük işine "yardım" etmesi için çağırır. Tüpgazı motosikletle taşımaya karar veren Ahmet, tüpgazı düşürür ve patlamada küçük İbrahim ile Ahmet, feci şekilde yanarlar.

Buraya kadar olan kısımda patlayıcı maddelerle uğraşan Ahmet'in ya da ona bu görevi veren patronunun "Bir şey olmaz yaaav" mantığıyla hareket etmiş olması, ihtimaller arasında birinci sıradadır. Bu umursamazlık hali sadece fakirlikle açıklanamaz boyutlara ulaşmıştır. Ancak elbette denetim yapması gereken kurumların hangi işlerle uğraştığı da büyük merak konusudur.

Biz devam edelim. Yaralanan Ahmet ve küçük İbrahim, en yakın tıp merkezine götürülür. İlk müdahale yapılır ama merkez, tedavi için yetersizdir. "E o zaman hemen daha büyük bir hastaneye..." Diyeceksiniz ama "Yoook o kadar basit değil, her işin bir usulü var. Hipokrat, ona buna yemin ederken rahattı tabii. Tuzu kuru hipokrat attı tuttu. Zaman değişti şimdi, her şeyin bir bedeli var kardeşim" diyen özel tıp merkezi, yakasına yapıştı ailenin: "230 YTL". Verir misin vermez misin? Tabii bu sırada canı yanan İbrahim anlamıyor ki; bağırıyor da bağırıyor...

Peki sonra ne oldu? Basın girdi devreye, ardından da yüce gönüllü büyük insan. Başbakan, talimat vererek "KAPATTIRDI" merkezi. Bir sözü yetti. Pardon hukuk mu dediniz? Soruşturma? İnceleme? Onlar da ne? Başbakan isterse hoooop bir saatte işler tamam. Kimse sormadı nedense "Bu ülkeyi bir krallıktan ayıran nedir?" diye. O kadar mı alıştı herkes, yüksek yerlerden gelen emirlerle hallolmasına her şeyin? İş mi arıyorsunuz, hemen yükseklerden bir emir, başınız hukukla derde mi girdi? Onun da yükseklerden bir çaresi aranır elbet. Bir talimatla merkezi kapattıran başbakanın kendi partisine açılan kapatma davasına bu kadar çığlık çığlığa tepki göstermesi de garip kaçmıyor mu hem?

Peki kahraman başbakanımıza neden kimse "Bu insanlar neden bu şartlarda çalışıyor, neden 230 YTL'yi ödeyebilmekten bile acizler?" diye sormuyor.
Şimdi bir çocuğun acı bağırışları başbakanın popülist gösterisine arka fon olmadı mı sizce?
O zaman sormak gerekir. Dilara'yı hatırlıyor musunuz? Büyük ihtimalle hayır. Hatırlatayım o halde Tarih Mart 2007:

Şirinevler'de büyük bir ihmal 5 yaşındaki kız çocuğunun hayatına mal oldu. Üzeri betonla kapatılması gerekirken mukavvayla yetinilen rögar çukuruna düşen Dilara Dumru, 3 kilometre sürüklenip öldü. Küçük kızın cesedi Ataköy'deki dereden çıktı/Milliyet

Sonra ne oldu dersiniz? Sayın başbakan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde ihale alma şampiyonu olan bu ihmalkar şirkete de layığını buldurmuştur mutlak, değil mi? Bir bakalım neler olmuş. Tarih Aralık 2007 Milliyet Gazetesi:
İstanbul'da 5 yaşındaki Dilara'nın çukura düşüp ölmesinin ardından 2 yıl kamu ihalelerine girmesi yasaklanan MVM'de çalışan müdürlerin kurduğu şirket, aynı şantiyeye gelip yerleşti. İSKİ yetkilileri, Tekno firmasının MVM'nin yarım kalan işlerini değil, ayrı bir ihaleyi aldığını söyledi.

Başka söze gerek yok sanırım...Olcay PINAR

17 Nisan 2008 Perşembe

Cehaletin şivesi

Başlığa bakıp aldanmamak gerek şive dediysem bu bildiğiniz şivelerden değil. Bu ülkede her bölgeden her şehirden çoğunluğun ortak dilinden bahsediyorum. Yani cahilliğin şivesinden; artık kendini saklamak gereği duymayan, cehaletini sergilemeyi doğallık ve özgürlük olarak sayanların şivesinden. Cahilliğin şivesi Egelinin, Karadenizlinin, İç Anadolunun ya da Güneydoğulu'nun şivesi değildir. Uluslar, etnik kökenler ve sınıflar üstü bir şivedir cahilliğin şivesi ki gücü de buradan gelir. O, Türkiye'de bütün dil ve şivelerden daha güçlü ve yaygındır. Cehaletin şivesi, belli bir ekonomik sınıfa da ait değildir hatta bazen zenginleştikçe cahil, zenginleşir şivesi de.
Bilmediğini biliyormuş gibi gerinerek ve gevrek bir biçimde anlatmak, şivenin ayırdeden en önemli özelliğidir.
Kendi içinde de ayrımlar taşır cehaletin şivesi. Mesela sokak cehaletinin şivesinde cümle başlarına ve sonlarına, gevrekçe uzatılmış birer "yaaav" eklenir genelde. Sokak cahili, uzun yıllar geride kalmanın şimdiyse topluma hakim olmanın gücüyle genellikle bağırarak konuşur, özellikle şivenin bazı erkek kullanıcıları, bir yandan gevrek ve yaydıkları konuşmalarını sürdürürken bir yandan hemcins arkadaşlarına el şakaları yaparak yerli yersiz güler ve arada bir etrafını süzerek bu davranışlarının çevredekilerce görüldüğünden emin olmak isterler. Bu şivenin en yaygın öğretildiği yer devletin liseleridir. Bakınız:




Cehaletin şivesinin bir başka görünümü ise ısrarla kendini kanıtlamak ister. Genellikle toplumun üst ekonomik sınıflarında yer alan ya da üst ekonomik sınıflarına çıkma çabasındaki kişilerde rastlanan bu şivede, ingilizce bilse de bilmese de kişi, amerikan aksanıyla konuşmaya gayret eder. Kelime sonları yayılır, fırsat bulundukça, ingilizce bir iki kelime araya serpiştirilir. Bu iş biraz zorlama yapıldığı için ne yazık ki genellikle bir türlü kelime doğru yere isabet ettirilemez ama şivenin özelliklerinden biri de budur zaten. Sosyetik ve entel cehalet şivelerinde kişi sürekli konuşarak şivesini ne kadar güzel kullandığını göstermeye çalışır, konuşurken de boş bakışlarını karşısındakinin gözlerine diker. Cümlelerin sonunda da karşısındakinden onay bekler şekilde ağzını beş altı saniye açık tutarak boş boş bakar işte böyle:




Yukarıda sayılan kategorideki cehalet şivesini daha iyi anlamak için birkaç örnek daha vermek istiyorum. Nitekim bu şive, içlerinde en eğlenceli ve aynı zamanda en nefretlik olandır:





Ve işte en sonuncu kategori, ve en tehlikeli şive kullanıcıları. Bunların, konuşmalarında şive çok zor farkedilir. Fark edebilmek için çok iyi bir gözlemci olmak gerekir. Düzgün ve kesintisiz cümleler kuran bu kesim, kendinden oldukça emindir. Bu eminliğin en büyük dayanağı ise dinleyenlerin nasıl olsa alkışlayacağına ve kendisiyle aynı cehalet düzeyinde olduğuna duyulan büyük inançtır. Gerçi çoğunlukla bu çok da yerinde bir inançtır ya neyse. Aşağıdaki video, bu şivenin çok değerli bir kullanıcısına aittir ve kendisi halkla bütünleşmelerinde şiveye çok ciddi katkılarda bulunmuştur:




Faydalı olmuş olması dileğiyle.... Copyright © Olcay PINAR

15 Nisan 2008 Salı

Katilin güzeli birinci çirkini üçüncü sayfaya yaraşır

"Türkiye'de bir haberin birinci ya da üçüncü sayfada yer almasını belirleyen en önemli şeylerden biri şu: Haber konusu kadın güzelse haber birinci sayfada, değilse üçüncü sayfa neyine yetmiyor."


Türkiye, Mart ayında iki ayrı cinayet haberiyle uyandı. İki cinayetin de ortak özelliği, zanlıların maktullerin kız çocukları olmalarıydı. Önce Ankara'da profesör Olcay Aydıntuğ'un katil zanlısı olarak kızı Başak, tutuklandı. Olaydan bir gün sonra gazetelerin üçüncü sayfalarına bir başka anne cinayeti yerleşti. Bu kez Konya'da annesiyle birlikte yaşayan 33 yaşındaki Benal, annesinin katil zanlısıydı.
Elbette bu iki olay da sıradışıydı, bir evladın annesini hunharca katletmesi, insanları dehşete düşürdü. Ancak iki olay arasında bir fark vardı.
İKİ CİNAYET ARASINDAKİ FARK NEYDİ?
Medya, Aydıntuğ cinayetini birinci sayfa manşetten günlerce duyururken,
Konya'da yaşanan olay ya üçüncü sayfalarda ya da Aydıntuğ haberinin altında küçük bir kutu haber olarak kendine yer bulabildi?
Prof. Aydıntuğ'un ölüm haberinin duyulduğu gün, Ankara Adliyesi önündeki muhabir arkadaşlardan biriyle aramda geçen diyalog açıklıyor aslında bu farkın nedenini. Diyalog şöyleydi:
-Hayırdır neden bekliyorsunuz?
Muhabir- Profesörün katili belli olmuş, getirecekler görüntü için bekliyoruz. Kızı öldürmüş.
-Kız güzel miymiş?
Muhabir-Evet, yani haber manşet.
Evet işte Türkiye'de bir haberin manşet ya da üçüncü sayfada yer almasını belirleye
n en önemli şeylerden biri: Haber konusu kadın güzelse haber birinci sayfada, değilse üçüncü sayfa neyine yetmiyor.
BENAL MAKUS TALİHİNİ CİNAYETLE BİLE YENEMEDİ
Elbette, Aydıntuğ ailesinin zengin ve seçkin olması da bir başka neden. Nitekim, olay hem o kadar zengin ve seçkin olamayan orta sınıf aileler için "Bak işte para, mal, mülk mutluluk getirmiyor
" tesellisini bir kez daha hatırlamalarına vesile oldu hem de medyanın güzel ama tehlikeli kadın
fantezisi için iyi bir malzeme.
Oysa zavallı Benal, şekli itibariyle çok daha vahşi bir cinayete imza atmakla sorumlu tutulsa da Başak kadar ün sahibi olamadı çünkü onun kadar alımlı, zengin ve sarışın değildi. Yaşadığı şartlar ve sosyal statüsü cinayet işlemeye elverişli sayılmıştır belki kimilerince. Sonuçta büyük ihtimalle hayatı boyunca mütevazi ve bazılarına göre vasat görüntüsü nedeniyle gölgede kalmanın acısını çeken Benal, hayatı kararırken de bu makus talihihden kurtulamadı işte.

Copyright © Olcay PINAR

Çürüme


İtalya'dan otostopla ‘barış yolculuğu’ yapmak için yola çıkan İtalyan sanatçı Pippa Bacca’nın cesedi Gebze’de çıplak halde gömülmüş olarak bulundu.

Şaşırdınız mı? Sanmıyorum. En korkuncu da bu. İtalya'dan Avrupa'nın bir bölümünü sağ salim aşarak Türkiye'ye ulaşan bir kadın sanatçının kaybolduğu haberini ilk duyduğunuzda biliyorum siz de benim gibi tahmin etmiştiniz olmuş olanları. Şaşırmadık, çünkü bu ülkedeki çürümenin yozlaşmanın geldiği boyutu biliyorduk içten içe. Hatta belki bazılarınız Pippa'ya kızdı, "Ne işin vardı, kadın başına otoyollarda diye." Bu olanlar sadece, bir sapığın sıradışı davranışıyla açıklanabilir mi peki? Eğer şaşırmıyorsak bu dehşet hikayesine, o sapık olmasa birkaç kilometre ileride Pippa'nın başka bir sapığın saldırısına uğrayacağını düşünüyorsak eğer, bu kadar sıradansa bu ülkede sapıtmak ve belki de bunun sıradışı bir durum olmadığını bildiğimiz için bütün gazeteler özür üstüne özür diliyorlarsa, diyecek başka şeyler olmalı bunun üstüne. Belki de tek kelime açıklamakta her şeyi: "ÇÜRÜME"
Copyright © Olcay PINAR

ZENGİNLİĞE TAPINMAK


Yazar'ın notu: Belki de oldukça genelleştirilerek yazılmış bu yazı kişisel bir öfke ya da kızgınlık nöbetinden değil, giderek hakim duruma gelen "kast" siteminin, hem kamu hem de özel sektörde liyakat ve niteliklilik beklentisinin yerini sınıfsal kimi ayrımlara ve paraya dayalı çıkar ilişkilerine bırakmasının yarattığı yozlaşmanın verdiği bir endişeden kaynaklanmıştır. Kendini bu düzenin içinde görmeyenlere ne mutlu....

Lidyalılar, ilk lanetliyi ellerine aldıklarında insanlığın birgün bu zararsız nesne tarafından yok edileceğini bilmiyorlardı büyük ihtimalle. Paranın, hükümdarlığının sonsuzluğunu ve yenilmezliğini yine Lidyalıların anavatanında ilan etmesi ne ilginç. 1960'lı yılların paradan daha değerli idealler üzerine bir yaşam kurulabileceği düşüncesi o kadar büyük sıkıntı uyandırmış olmalı ki, yeryüzünden kazınması zorunlu hale geldi. İşte şimdi, her ne kadar bu toplumun neredeyse tamamının aynı dini paylaştığı iddia edilse de, gerçekte yeni bir din doğuyor bu topraklarda. İnsanların içine yavaşça yerleşen onları teslim alan, bütün görgü, insanlık, namus, sadakat, erdem kurallarını altüst eden bu dinin takipçileri tek bir şeye tapınmaktalar: Zenginliğe...
Bu dinin, en içten takipçilerinin zenginler olduğunu sanmamak gerek. Aksine zenginliğe sahip olmayanların dini bu. Zaten insanlar sahip olmadıkları şeyler yüzünden bir şeylere inanmak istemezler mi?
Ve şimdi o denli güç kazandı ki zenginliğe tapınanlar, her yanınızdalar. Belediye otobüsünde sıkış tıkışken, yanlarından geçen 4x4'e beyinleri sulanarak bakarken ibadetlerini yapıyorlar ya da karşılarındakinin elbisesinin markasını tahmin etmeye çalışırken ya da mesela sadece zengin olduğu için bir insana iştahlı ve sevecen gözlerle bakarken. Belki de ibadet şartları bu kadar kolay olduğu için yayılıyordur bu din.
Laiklikten mi bahsediyordunuz? Hangi laiklikten? Bu ülkede tek bir devlet dini vardır artık o da zenginliğe tapınmak. Bir sorun kendinize, bugün kamu hizmetlerinde ya da özel sektörde seçkin bir göreve gelmenin şartı nedir? Tek bir şartı var bunun: Zenginlik. Dolaylı ya da dolaysız; zenginlik. Eğer zengin bir ailenin vasat zekaya sahip çocuğuysanız hiç yoktan ortalama bir memuriyet kaparsınız, diğer şartları yani yeri geldiğinde mesela bazen "selam" yeri geldiğinde ise "selamün aleyküm" demeyi de beceriyorsanız, değmeyin keyfinize. Bu zenginliğin dolaysız hali işte; ama eğer ailenizin zenginliğini verimli bir şekilde kullanabilecek kadar vasat üstü bir zekaya sahipseniz, o zaman kazandıklarınızın tek mimarının kendiniz olduğuna çevrenizdekileri olduğu kadar kendinizi bile inandırabilirsiniz. Mesela ilköğretiminizi en hasından özel bir kolejde yapmayı deneyin, ya da dershane hesabına yatan paraların sizi sağlam bir Anadolu ya da fen lisesine atmasına izin verin. Sonra? Sonrası kolay, vasatın üstündeki zekanız size iyi bir üniversiteyi kazanmanızda yardımcı olacaktır. Ama iyi bir yabancı dil ve iyi bir üniversite diplomasının sizi sefillerden ayıracağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz çünkü ortalamanın epey üstünde zekaya sahip emeğiyle geçinen bir ailenin çocuğu da sizin üç katınız çalışmayla bu şartlara erişebilir. O halde sefiller klasmanından kurtulmanın yollarını aramalısınız, çok aramanıza gerek yok elbette. Babanızın banka hesabına kadar bakın yeter. Bir uçak bileti, seçkin Avrupa ya da Amerika üniversitelerinde bir süre eğitimle bu iş tamam.
Artık sefillerle aynı yerlerde çalışmak, aynı maaşı almak, hatta onlarla aynı sokaktan geçmek bile gereksiz, hoş zaten üniversitenin ilk yılından beri araba kullandığınız için muhtemelen zaten bu saydıklarımı yapmıyordunuz. Siz kendi üzerinize düşeni yaptınız artık bulup buluşturarak ya da bursla sizinle aynı eğitimi görmeyi başarmış az sayıdaki cüretkar sefil kökenli vatandaşla aranızı açma işi babanıza kalmış. Elbet babanızın cüzdan ağırlığı, tandığı birkaç iyi "dost" terazide dengeyi, olması gereken tarafa yani size sabitleyecektir. Ne diyelim: Hayırlı olsun.


Copyright © Olcay PINAR