23 Ocak 2010 Cumartesi

Okurken Yazdıklarım

Bir süredir okuma sitesi'ne uğramıyordum. Derken bir de baktım site tarih olmuş. Neyse ki siteye yazdığım kitap yorumlarından bazılarını bir kenara kopyalamıştım. Okurken çiziktirdiğim bir kaç yazıyı buradan paylaşayım dedim ben de. Biraz uzun bir blog kaydı olacak ama ne yapalım, zaten kısa yazılar yazmayı beceremedim bir türlü. Bu da uzun kayıtlardan biri olsun.

Solgun Ateş
Bu sabaha karşı son satırlarını okuduğum Solgun Ateş hakkında tek kelimeyle şunu söyleyebilirim: Müthiş... Açıkçası kitabı okumaya başlamadan önce klasik roman anlayışının dışına çıkma çabası gösteren karşı roman türlerine karşı gizli bir olumsuz önyargı beslediğimi keşfetmiştim. Bu keşfimin üzerinden çok vakit geçmeden Solgun Ateş, bütün önyargılarımı silip süpürdü. Öncelikle çok büyük keyif aldım okurken, hatta bir ara daha çok gün okuyabilmek için günlük okumalarımı kısa kesmeye çalıştığımı bile söyleyebilirim. Kitabı okurken bir romandan çok ele geçirdiğiniz bir günlüğü ya da sandığın dibinde bulduğunuz basılmamış taslağı inceler gibi hissediyorsunuz kendinizi. Evet, 'okumak' yerine 'incelemek' fiilini kullanmak Solgun Ateş için daha uygun olacak çünkü Nabokov, sizin bir romanın içinde yarı uykulu gezinmenize izin vermiyor sizi incelemeye, sayfalar arasında sürekli bir ileri bir geri gitmeye zorluyor. Kitabı okurken Nabokov'un yazmak için yaratılmış insanlardan biri olduğunu düşündüm. Varlık nedeni ve kendini evinde hissettiği yer yazı dünyası olmalı öylesine rahat ki kelimelerle başka bir yerde daha rahat edemez gibi geldi. Bir not da çeviriyi yapan Yaşar Günenç ile ilgili: Aslında olup olmadık yerde esere parmağını daldıran çevirmen, editörlerden hiç hoşlanmıyorum. Ancak Günenç'in yol arkadaşlığı çok keyifliydi, dipnotlarda kendi şaşkınlığını ya da kuşkularını paylaşırken bir çevirmenden çok kitap karşısında aynı coşkuyu paylaşan deneyimli bir okuma arkadaşıyla birlikteymişim gibi geldi. Onun da eline sağlık. (Bu arada ben 1994 basım Yaba Yayınları'ndan okudum, zaten başka da baskısı var mı emin değilim ben rastlamadım).25 Aralık 2008


'Sen de mi Brutus?' Bu satırları okuyorum ve diyorum ki kendi kendime 'Ne ilginç.... Shakespeare'in dört yüz yıl önce beyninin kıvrımlarından geçerek kaleminden dökülen bu kelimeler, bugün Shakespeare'in adını bile bilmeyen insanlar tarafından bile 'ihaneti' anlatmak için kullanılıyor. Shakespeare'in belki şarap içip mum ışığında çalışırken aklına gelen bu cümleyi şimdi ben okuyorum...Ne ilginç...' Sonra iki sayfa daha okuyorum ve Shakespeare'in tabii ki bunları da düşünmüş olduğunu görüyorum. Şöyle cevap veriyor benim düşüncelerime: "Kim bilir gelecekte kaç kuşak Yeniden oynayacak bu ulvi sahneyi, Daha doğmamış ülkelerde, Henüz bilinmeyen dillerde! *** Şimdi Pompeius'un heykeli dibinde yatan, toz kadar değeri kalmamış Sezar'ın Kanı kim bilir kaç defa akacak oyunlarda?"
Ve yine düşünüyorum da Sezar'ın laneti ne kadar büyük olmalı ki oyundaki tek onurlu kişi olan Brutus'un adı artık kalleşlikle eş anlamlı. Sezar'ın kendini kral seçtirmesini engellemek ve Romalıların özgürlüğünü korumak için dostuna ihanet edip onu öldüren Brutus, Sezar'a baş kaldırmasını Romalılar'a şöyle anlatıyor: "Sezar'ı sevmediğimden değil, Roma'yı daha çok sevdiğimden" Oysa onun konuşmasını dinleyen Romalılar içinde şöyle bir haykırış yükseliyor hemen: 'Brutus taç giysin!'
Ve tabii Marcus Antonius'un muhteşem konuşması var bir de... Sonuçta evet oyunda kaypak olmayan tek kişi Brutus'tu ama O da oyundaki en kaypak karaktere güvenmek hatasıyla felakete sürüklendi, yani Roma halkına güvenmekle..15 Mart 2009

Bukowski
Daha önce iyi yazar, okutur kendini diye yorum yapmıştım Bukowski'ye,halen aynı şeyi düşünsem de şunu da eklemek gerekir ki eğer Bukowski hayatta olsaydı bir metreden daha yakınında olmayı istemezdim sanırım. Yoksa üç metre mi demeli? :)
Bir de yaşam tarzı nedeniyle gördüğü ilgi edebi değerini hep tartışmalı hale getiriyor ne yazık ki. Nitekim özellikle ergenlik dönemini yeni aşmış, 'Hayattan nefret ediyorum, insanlardan nefret ediyorum, çok derinim, hayatla uyumsuzum' dönemi yaşayan gençlik kitlesinin hayatlarının bu dönemi boyunca ilgi duydukları bir yazar Bukowski. Bu nedenle bir çeşit popüler kültür unsuru olmaktan kurtulamıyor işte. Sonuçta hayatla uyumsuz genç kişi, iş güç sahibi olup birden hayatla uyumlulaşınca hoş bir gençlik anısı oluverir Bukowski. Sonra yaşam tekrarlanır yeni bir ergen kişi fark eder Bukowski'yi vs. vs..13 Mart 2009
Othello
Othello izlenimleri :
1- Shakespeare'e hayranlık duyuyorum ancak olağanüstü zekası büyük bir
kıskançlık duymama neden oluyor. Zaten ancak bir aptal kıskançlık duymadan Shakespeare okuyabilir gibi geliyor bana.

2- Iago karakterinden hem tiksiniyor hem de Iago'nun keskin zekası, yaratıcılığı, nüktedanlığı, insanlar ve zaafları hakkındaki derin bilgileri karşısında O'na sempati duymadan edemiyorum. (kızı kaçan babayı öfkelendirmek için : "Kızınızla Magripli, iki kıçlı hayvan durumundalar şimdi" benzetmesini yapabilen bir karaktere nasıl sempati duymaz insan :)

3-Othello'ya içine düştüğü durumdan dolayı acıyorum ama bu kadar aptal olmasının sinir bozucu olduğunu düşünüyorum.

4-Desdemona'nın eylemsizliği rahatsız olmama, sıradanlığı ise O'nu küçümsememe neden oluyor.

5-Iago'nun karısı Emilia'nın cesaretini takdir ediyorum ama ortalığı velveleye vermeseydi postu deldirip öbür tarafa göçetmeden de gerçekleri açığa çıkarabileceğini düşünüyorum :)

6- Casio'yu çok sıkıcı buluyorum, ayrıca dikkate değer pek bir erdemi de yok, O'nun iyi cilalanmış ezik bir karakter olduğunu düşünüyorum. Kıbrıs'ın başına Casio yerine Iago'yu getirselerdi kendisi kısa zamanda dünya hakimi olurdu, evet belki herkesi birbirine vurdurduğu için tebaası küçük bir topluluktan ibaret olurdu ama yine de dünyayı ele geçirirdi işte. Aslında her karakter her insanda bir parçası bulunan özelliklerin, hırs, iyiniyet, kıskançlık, kötülük, iyilik, saflık gibi özelliklerin sivriltilmiş hallerini taşıyor. Sonuç olarak: Kahrolsun Iago ve yaşasın Iago :)12 Mart 2009


Tepelerdeki Şeytan
Pavese'nin okuduğum ilk kitabı... Dün gece bitirdim. İlk satırı okumaya başladığımda taşıdığım büyük beklentinin son satıra geldiğimde hayal kırıklığına dönüştüğünü söyleyebilirim. Yine de Pavese'nin diğer kitaplarının daha iyi olduğunu umut ediyor, düşünüyorum; çünkü orada burada okuduğum Pavese
alıntıları pek de fena sayılmaz. Yaşama Uğraşı'nı da okumalı...15 Şubat 2009 (bu yorumdan bir süre okudum bu arada Yaşama Uğraşı'nı beğendim ama hayatımın kitabı diyemem sanırım)




Serkisof Ahbabım Olur
Tren sevenler için... Tren sesini, istasyonları, yemekli vagonları, istasyon kokusunu, tren kalkıyor düdüğünü, bekleme salonlarını, Ankara Tren Garı'nın güvercinlerini, Haydarpaşa'ya sabahlamanın ihtişamını, yataklı vagondaki üst ranzayı, çocukken koridorda camdan sarkmayı, imdat freninin dayanılmaz cazibesine direnmenin heyecanını sevenler için... Bu kitapta 'istasyon delileri' kısmında anlatılan teyzeyle kitabı okuduktan kısa süre sonra Ankara Tren Garı'nda karşılaştık ki bu da unutulmaz bir andır benim için...Yemekli vagon anılarımı başka zaman anlatırım:)25 Mart 2009



De profundis
Memleketin bir ucundan diğer ucuna uzun bir tren yolculuğunda bana eşlik ettiğinden, gönlümde ayrı bir yeri olan kitap.... Bir dehanın tutkunun alaycı ve acımasız ellerinde nasıl kıvrandığını anlatan, okunası eser... Acımasız sivri dili ve alaycılığıyla ünlü böyle büyük bir zekanın tutkusunun büyüklüğü nedeniyle yaşamının acınası hale gelişi ve alay konusu olması hayret ve korku uyandırıcı. Ancak Wilde, böyle tutkulu olmasaydı o cümleleri de yazamazdı sanırım. Not: Aşağıdaki tanıtım yazısı pek anlatmasa da Wilde'ın homoseksüellik suçlamasıyla hapse girmesine neden olan, zenginliğini ve toplumsal konumunu uğruna feda ettiği, kendisine ihanet eden genç sevgilisi Lord Alfred Douglas'a hapisten yazdığı uzun mektuptur De Profundis.19 Mart 2009


Tanrıların Arabaları
Mısır'da ve Amerika'da bulunan devasa yapıları, uzaylıların ya da çeşitli mistik güçlerin işi olarak gören tezler, eğlenceli ve ilginç görünse de özellikle bazı Mısırlı ve Amerikan yerlisi araştırmacılar tarafından Avrupa ırkçılığının bir izdüşümü olarak da değerlendirilmekte. Bu tezlerin Avrupalıların kendilerinden önce varolan bütün uygarlıkları çok ilkel ve barbar olarak görmelerinin, bu uygarlıkların böylesine büyük yapılar inşa edebileceğine inanamamalarının ve insanlığın gelişiminin Avrupalılarla birlikte başladığı inancının bir parçası olduğu savunulmakta. Bir zamanlar izlediğim bir belgeselde kendisi de Avrupalı olan bir araştırmacının Mısır'daki mumyalarda tütün ve koka bitkilerine rastlaması nedeniyle Mısır uygarlığının, bu bitkilerin yetiştiği tek kıta olan Amerika ile Avrupalılardan çok önceki yüzyıllarda bağlantı kurdukları tezini ortaya attığında meslektaşları tarafından nasıl dışlandığını ve nasıl hakaretlere maruz kaldığını anlattığını anımsayınca bu ırkçılık iddiasında kısmi de olsa bir gerçeklik olabilir diye düşünmeden edemiyorum. Elbette bundan kastım tüm batılı bilim çevrelerini ırkçılıkla suçlamak değil baştan belirteyim ki kimilerine çok tatlı gelecek bu genelleme tuzağına düşmeyeyim. Öyle uzun cümleler kurmuşum ki yazarken bile sıkıldım. Ama silip düzeltemeyeceğim doğrusu...16 Mart 2009

Dost Yaşamasız
Vüs'at O. Bener okumak kusursuz bir yolda altınızdan akan kelimelerle sarsılmadan ilerlemekten çok epeyce kayalık bir yerde dikkatiniz sürekli açık biçimde zorlukla ilerlemeye benziyor. Açıkçası çok etkilendim, verdiği rahatsızlık tarifsiz Bener'in. İnsan ikiyüzlülüğüne ilişkin bu kadar yargısız ama dürüst metinler okumak etkileyiciydi. Kimi öyküleri okurken dikkatimi toplamakta zorlandığımı itiraf edeceğim ama Bener'in anlatımı yine de çağının çok ötesinde gibi... Keşke YKY'nin çıkardığı Dost-Yaşamasız seçkisinde öykülerin tarihleri de not düşülseydi ne hoş olurdu...15 Aralık 2008



Poe
Bazı yazarlar vardır her gün geçtiğiniz caddeyi öyle büyülü anlatırlar ki aynı yerden bahsettiğinden şüphe edersiniz, bazı yazarlar vardır insanın iç dünyasına ilişkin öyle derin cümleler kurarlar ki kendinizi bulursunuz. Poe öyle bir yazar değil Poe başka türlü bir yazar. Sınırsız hayal gücü olan bir yazar ve buradaki sınırsız kesinlikle mecazi anlam taşımıyor. Üstelik öykülerinde fizikten anatomiye kadar pekçok konuya insanı şaşırtan bir uzmanlıkla yer veren zeki bir yazar Poe. Bugün pekçok insanın hayranlık duyduğu Poe yaşadığı dönemde hiç de popüler değildi. Yazdıkları ikinci sınıf sayılan pek de erdemli olmayan hayat tarzıyla da saygınlığı gölgelenen Poe'nun tarzında ısrarı da oldukça dikkat çekici. Bu tür konulara pek girmeyen Poe, 'Diri Diri Gömülüş' öyküsünde bu konuya gönderme yapıyor ve diyor ki: "Bazı temalar vardır, çok ilginç olmalarına karşın meşru edebiyat için fazla korkunç bulunur, Romantik yazarlar okuyucularını kızdırmak ya da tiksindirmek istemiyorsa bu temalardan sakınmak zorundadır. Bunlar ancak gerçeğin katılığı ve görkemiyle kutsanır ve desteklenirse adaba uygun sayılır...." Ayrıca Poe'nun aralarında Dostoyevski, Baudelaire ve Jules Verne'in de bulunduğu pek çok büyük yazarın hayranlığını kazandığı ve ilham verdiği de kabul edilmeli. Sözgelimi Jules Verne, 'Balonda Beş Hafta' yı yazarken muhtemelen Poe'nun 'Balon Şakası' öyküsünden esinlenmiştir. Dostoyevski'nin de onun için 'Poenin sadece kendine has olan ve onu bütün diğer yazarlardan ayırt eden özelliği, hayal gücünün olağanüstü genişliğidir' dediği unutulmamalı ki ben bu tespite sonuna kadar katılıyorum. Bu arada Poe'nun iddiaya göre çocukken üvey babasının tacizine uğradığı, 20'li yaşlarında 13 yaşındaki kuzeni ile evlendiği, içkiye ve kötü alışkanlıklara epeyce düşkün olduğu sadece 40 yaşında öldüğü, mezarının başında sadece dört kişinin bulunduğu ve bugün mezar taşında bir 'kuzgun' kabartmasıyla ''Dedi kuzgun: Hiçbir zaman' cümlesinin oyulmuş olduğu da ek bilgi olsun:)4 Kasım 2008

Kürk Mantolu Madonna
Kürk Mantolu Madonna, oldukça ilginç bir kitap gerçekten. Öykü, keskin biçimde ikiye ayrılmış gibi, kitabın ilk kısmı kendi halinde memur Raif Efendi'nin ve onun ailesinin derin analizi ve yaratılan gizemle insanı büyülüyor ama sonra birden içerik şekil değiştiriyor ve son derece romantik bir aşk hikayesi okumaya başlıyoruz. Hatta Nazım Hikmet bile Sabahattin Ali'ye yazdığı 1943 tarihli mektupta bu duruma dikkat çekiyor ve ilk bölümün haksızlığa uğradığını düşündüğünü Raif Efendi'nin ve onun ailesinin yaşamının kendi başına büyük bir roman olmaya aday olduğunu belirtiyor. Elimdeki Cem Yayınevi'nin 1991 baskısında dönemin yazar ve eleştirmenlerinin Kürk Mantolu Madonna'ya ilişkin yazıları ile Sabahattin Ali'nin arkadaşlarının kitabın yazılışına ilişkin anıları var. Buna göre kitap o dönem maddi sıkıntıda olan Sabahattin Ali tarafından Hakikat Gazetesi'ne tefrika olarak hazırlanmış; ilk bölümleri önceden yazılmış ve sonraki bölümleri Sabahattin Ali tarafından günbegün yazılmış. Bu sırada gazete tarafından sürekli sıkıştırılmış Sabahattin Ali ve siyasete bulaşmayan romantik bir hikaye yazması istenmiş. Hatta Sabahattin Ali, parasını da alamayınca bir iddiaya göre hikayeyi erken bitirmiş. Sabahattin Ali, defalarca mektup yazmasına rağmen parasını alamamış gazeteden. Bunun üzerine Hakikat Gazetesi'ne yazdığı bir mektupta da yazar ateş püskürüyor ve diyor ki:
"Yazı hayatımda ilk defa olarak, yazımın tutmadığı suratıma çarpıldı. Neden? Bunu araştırmaya bile lüzum hissedilmedi. Acaba roman hakikaten tutmadı mı? Tutmadı ise kabahat romanda mı; Hakikat Gazetesi karilerinin seviyesinde mi?"
Bense Nazım'a kesinlikle katılıyorum kitabın ilk bölümü çok iyi... Sonlara doğru sanki aceleye gelmiş bir sona bağlama arzusu ve kurguda boşluklar var... Ama Sabahattin Ali bu, kredisi boldur her daim:)30 Ekim 2008

4 yorum:

Mustafa A. Attar dedi ki...

Iki yorum: Bukowski ilk gencligimde kalmis bir populer kultur simgesinden daha fazlasi olabilir ya da benim ilk genclikteki aykiri asabi gencten yeterince evrilmedigimi tartisabiliriz. Dusunuyorum da okumadigim pek az oykusu kalmistir herhalde Bukowski'nin-bu arada Pulp romanini mutlaka oku okumadiysan; en edebi eseri o olabilir. Ikincisi, ben Shakespeare okurken kiskanclik duydugumu animsamiyorum. Gerci orijinal ingilizcesinden deneyip, uc sayfa sonra vazgectigim de olmustu kufurleri basip, ama kiskanclik degildi. Umarim, tabii, aptal da degilimdir kiskanclik duymamak icin.

-Aykut

OLCAY PINAR dedi ki...

Aptal olmadığın tecrübemle sabit olduğuna göre sevgili Aykut demek ki hem akıllı olup hem de kıskanmadan okuyanlar olabiliyormuş, yanlışlamış oldun beni demektir.

Bukowski konusunda ise diyebilirim ki kastım Bukowski'nin gönüllü bir popüler kültür öğesi olduğu değil, bu şekilde kullanıldığı. Bu da bir tercih meselesi okuyucu için. Kısacası her Bukowski okuru için sarf edilmiş cümleler değil yazıda geçenler. Ayrıca onlar kendilerini bilirler Aykutcum ;)

halil ibrahim dedi ki...

merhabalar ben okumasitesi.com editörlerindenim..site de bakım yapılıyor gün içinde tekrar yayında olacaktır bir aksilik olmazsa..teşekkürler

OLCAY PINAR dedi ki...

Sayın editörüm jet hızındaki cevabınız için asıl ben teşekkür ederim.