23 Kasım 2009 Pazartesi

Popüler Kültür Şeyleri...

1- Gülben Ergen'in otuz iki diş, sahte mükemmelliğinden sıkıldım.

2- Bülent Ersoy'un sesi bence çok rahatsız edici, huzur falan bırakmıyor bende.

3- İbrahim Tatlıses'in gırtlak nağmelerini dinlemeye katlanamıyorum. Bana kalırsa hiç de bulunmaz ses değil onunki, hatta benim için son derece rahatsız edici bir sese sahip kendisi.

4- Zeki Müren dinlemekten hoşlanmıyorum, özellikle son dönem şarkı söyleyişini hiç sevmiyordum.

5- Hürriyet'in internet sitesini düzenleyenler herkesin aklının sadece bel altına çalıştığını düşünüyor olmalı.

6-Forumlardan ordan burdan yazı araklayıp kendi yazısı gibi ortalara sunanların cesaretini şaşkınlıkla karşılıyorum.

7- Helin Avşar, Rasim Ozan Kütahyalı fotoğraflarından sonra Ayşe Arman bile havalı gelmeye başladı bana.

8- Son dönem en kötü kadın oyuncular ilk üç sıralamam şöyle:
açık ara farkla 1. Melis Birkan(Issız Adam'ın Ada'sı, Bu Kalp Seni Unutur Mu'nun lise müsameresinden fırlamış oyuncusu) 2- Beren Saat- (Yüzüne, eline koluna hakim olmak konusunda harcadığı çaba bende acı çektiği izlenimi uyandırıyor) 3- Berrak Tüzünataç (Kıskanmak Filminde yaba gibi ellerini yanlardan sallandırarak 'Abla niçiin niçiiin' diye sızlandığı bölümle zihnimde onarılmaz yaralar açtı kendisi. Yine de Melis Birkan gibi bir oyuncunun yanında olması büyük şans bence)

9- Demet Şener'in asaleti gözlerimi yaşartıyor, kendi avamlığımdan utanıyorum.

10- Özgü Namal olmamış o çiftliğe.

11- Seda Sayan'dan ürküyorum gerçekten, reklamlardan fırlayıp saçımı başımı yolacakmış gibi geliyor.

25 Ekim 2009 Pazar

Koşmak isteyen çocuk

Bugün(cumartesi), hiç de iyi başlamamıştı doğrusu. Sabah bir silahla yaralama olayı için karakola çağrıldım. Apar topar çıktım, kahvaltı bile yapmadan... Otobüsü saniye farkıyla kaçırdım, sonraki otobüs bir türlü gelmek bilmedi. Sonra karakoldaki polislerin verdiği bilgiye göre o tarafa giden otobüslerden birine binmek için Sıhhiye'ye gittim. Fakat ne mümkün? Polislerin Sıhhiye'den kalkar dediği otobüslerden hiçbiri Sıhhiye'den kalkmıyormuş.

Bilmediği konularda bile net bilgiler verebilme yetisi gelişmiş halkımın simitçi, otobüs şoförü ve bilet satıcısı temsilcilerinin elinde bir o yana, bir bu yana yaklaşık yarım saat savrulduktan, nadide kolluk güçlerimizle telefonda kapıştıktan sonra, tesadüfen bulduğum doğru otobüsle karakola ulaşabildim. Öylesine yorgun ve sinirliydim ki bir animasyon karakteri olsam burnumdan solurken görebilirdiniz beni. Burada da nadide polis memurlarıyla ufak bir kapışmanın ardından ifadeye girip geri döndüm.

Yolda o kadar bitkin, bıkkın, sinirliydim ki bir an otobüs, Roma Hamamı önünde durunca atlayıp içine girmeye niyetlendim. Kendimi eski kalıntıların içinde daha iyi hissederim gibi geldi, sanki o taşlar, mezarlar daha temiz bir dünyaya aitmiş ve ben bir an olsun bu dünyadan kopacakmışım, arınacakmışım gibi geldi. Fakat tereddüdüm yüzünden otobüs uzaklaşırken öylece bakmakla yetindim.

Ardından büroya giden dar sokakta yürümeye başladım. Dikkat bile etmeden bir çocuk ve iki adamı hızlıca geçtim. Sesinden sekiz-dokuz yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim çocuğu duydum sonra, şöyle dedi: "Babaaa, biz hep böyle yürüyecek miyiz? Koşsak ya. Ben koşmak istiyorum, şöyle bir koşup gelebilir miyim?" Öylesine basit, öylesine doğrudan, öylesine gerçek ki... İşte çocuk koşmak istiyor sadece, koşup gelecek. Öylesine doğal ki bu onun için. Bütün karmaşanın, gereksizliğin ortasında bir çocuk. Koşmak istiyor...

Yürümeye devam ettim, yüzümde günün ilk gerçek ve içten gülümsemesiyle. Hayat güzel gerçekten...

21 Ekim 2009 Çarşamba

ALDATMAK

Bu yazıda aldatmak ve sadakat kavramlarını, cinselliği bence fazlasıyla büyüten yaklaşımın aksine cinsellik açısından değil, aşağıdaki anlamlarını esas alarak konu ettiğimi belirterek başlayayım. Yani aldatmak, "yalan söylemek" sadakat ise: "içten bağlılık"tır bana göre...(bkz. TDK sözlüğü)

Biz sürekli ilişkiler üzerine konuşmayı bağımlılık haline getirmiş bir neslin üyeleriyiz. Hayatımız durmaksızın ilişkileri tartışmak, tartmak, yorumlamak ve tanımlamaya çalışmakla geçiyor. Belki toplumsal dönüşüm iddialarının zayıflaması, sanatı olduğu gibi kendi sohbetlerimizi de bu alana hapsetmeye başlıyordur. İlişkilere bu denli analizci bir bakışın bir faydası oluyor mu pek emin değilim, bu her şeyi daha karmaşıklaştırıyor belki. Tanımlama, sistematize etme uğraşı, anlamlı ilişkiler kurmayı zorlaştırıyor bile olabilir.

Yukarıda yazdıklarıma tezat olacak olsa da şimdi ben de bu mesele üzerine bir iki satır yazacağım, özellikle şu meşhur "sadakat" konusu üzerine. Bu aralar herkes söz birliği etmişcesine artık karşılıklı sonsuz güvene dayalı bir ilişkinin kurulamayacağını söylüyor bana. Kimileri bunu doğrudan ifade ediyor, kimileri ise dolayı yoldan, bazıları da bu konuda inançlarını yitirdiğini anlatıyor bana. Denildiğine göre kaçınılmaz bir durummuş bu ve şaşırmamak gerekirmiş başınıza geldiğinde, insan doğasıymış vs. vs. Ama ben anlayamıyorum bunu. Eğer gerçekten böyleyse, dünyadaki bütün insanlar koca bir yalanı yaşıyorlar demektir. Hatta eğer böyleyse hem sadakatsizler hem de sadakatsiz olamayanlar hep birlikte koca bir yalanı yaşıyorlar demektir. Halen birlikte olan insanlar ise yalnız kalmamak uğruna bir yalanı birlikte sürdürüyor demektir.

Bütün karmaşıklaştırma çabamıza rağmen basit olan bir şey var bana kalırsa. Sevgi, bir insana değer vermektir ve insan değer verdiğini bir yalanla yaşamaya mahkum etmez. İnsan türünün tek eşliliği tartışma konusu olabilirse de aşk zaten doğal bir süreç değildir. Belki de sevgi, doğanıza karşı çıkmak, doğanıza direnecek kadar bir insana değer vermektir. Elbette sevginin göstergesi, sadakat ilkesi üzerine kurulu bir ilişkide sadık olmakken sonsuz özgürlük üzerine karşılıklı mutabakata varılmış bir ilişkide(ben henüz rastlamadım böyle bir örneğe gerçi) ise özgür bırakmak olabilir. Yani aslında bu, cinsellikle değil kişisel ahlakla ilgili bir konu daha çok.

Oysa ben dostluklarına ne denli sadık olduklarıyla övünen insanların sevgililerini aldatmayı nasıl doğal ve kaçınılmaz bir şey saydıklarını şaşırarak izliyorum. Ne garip.... İnsanlar birbirleriyle dost olamayacaklarsa hayatı nasıl paylaşıyorlar peki? Daha da önemli olan soru şu ki :"Neden paylaşıyorlar?"
Eğer gözünüzü kapatıp kendinizi geriye bıraktığınızda yol arkadaşınızın sizi tutacağına, düşmenize izin vermeyeceğine güveniniz sonsuz değilse, yalnız kalmayı tercih etmekte bir gariplik yok bana kalırsa. En azından böylece kafanızı gözünüzü dağıtma ihtimaliniz daha düşük olur.

Türk filmlerinin gerçek dışı aşk ilişkilerinden, tam tersi bir uca doğru sürüklenen duygusal dünyamızın değişimi, klişeliği ve sıkıcılığı gerçekliğini gölgelemeyen bir konuyla da ilgili aslında: Tüketim Toplumuyla... Öyle ya delicesine her şeye sahip olup patlayıncaya kadar tıkınmak üzerine kurulu, insan ihtiyaç ve taleplerinin sonsuzluğunu ayet gibi insanlara kabullendirmiş bir sistemde "sevgi" ne derece koruyabilir ki kendini? Yine de bu kimseyi haklı çıkarmıyor. En nihayetinde dayatmalalara dayanamayan, hayatına aldığı insanlarla vitrinde satılan cep telefonları, ya da açık büfedeki yemekler arasındaki ayrımı algılamayanların mutsuzluk ve doyumsuzlukları nedeniyle sızlanmaya da hakları olmamalı.

Fark ediyorum ki yazının başında sahip olduğum yadsıyan, isyankar ruh hali, bu satırlara ulaştığımda yerini bıkkınlığa ve umutsuzluğa terk etmeye başlıyor. Sonuçta belki de söylenenler doğrudur. Artık büyük çoğunluk açık büfeye öyle alışmıştır ki başka türlü yapamıyordur; gördükleri her şeyi tabaklarına doldurmadan tatmin olamıyorlardır.OFP

6 Ekim 2009 Salı

Gemi...


Kaybettiklerimize,
yeni kazandıklarımıza
yeniden kazandıklarımıza
ve
hiç kaybetmediklerimize......

Dostluk, açık denizde dostlarınızla birlikte yürüttüğünüz bir gemi gibidir. Yolculuk başlangıçta öyle tatlı, öyle güzeldir ki sonsuza kadar devam etsin istersiniz. Güneşin sıcaklığı yüzünüzü ısıtırken, birlikte yol aldığınızı bilmek gibisi yoktur. Sonra herkes, bir ucundan tutar geminin; herkes, canla başla çalışır gemiyi yürütmek için. Emek verdikçe güçlenir gemi. Arada bir misafirleri de olur geminin. Şöyle bir bakar, sofranızda keyfinizi paylaşır, sonra yollarına devam ederler.

Ancak, açık denizde dostluk gemisinin işi zordur. Kimi zaman, çetin fırtınalara rastlar gemi. Eğer çalışmakla, emekle güçlenmişse gemidekilerin kolları, her biri bir yerlere, birbirlerine tutunur ve kurban verilmez açık denizin hırçın dalgalarına.

Fakat yol uzundur ve her uzun yol gibi yorucudur. Zamanla kayıplar olur gemide. Kiminin aklı başka yerdedir, ayağı kayıverir geminin güvertesinde. Tutmaya çalışırsınız, sanırsınız ki onun gönlü de kalmaktan yana. Oysa O, çok uzun zaman önce gitmiştir zaten.

Kiminin gözü yanından yöresinden geçen daha parlak, daha neşeli başka gemilere ilişir. Bir de bakmışsınız ki yılların yorgun emektarını hafifsemeye başlamış, hatta yok saymaya. En sonunda atlar bir kayığa ve ağır ağır uzaklaşır gemiden yüzünde hazin bir gülümsemeyle.

Kimi o kadar uzun zamandır gemi için çalışmayı bırakmıştır ki ilk fırtına zayıflayan kollarının cezasını keser. Biri daha eksilir mürettebattan.

Yine de yürür gemi, geride kalanlarla, yeni katılanlarla, aklını başına alanlarla ve yeniden dört elle gemiye sarılanlarla. Yine de yürür gemi ve yürüyecektir de kaybedilen her mürettebatın anısını yanında taşıyarak...ofp

23 Eylül 2009 Çarşamba

Tatil kandırmacası...

Tecrübelerime dayanarak söylemeliyim ki "tatil denilen şeyin yenilenme sağladığı" iddiası, tam bir uydurmacadan ibaret." Güzel geçmiş bir tatil, sadece yılın geri kalan kısmında ne kadar can sıkıcı bir yaşamınız olduğunun doğrulanmasından başka bir şey değildir bana kalırsa. Etrafınıza bakmanız yeterli, tatilden gelip mutlu olan kaç kişi var çevrenizde? Yoktur, olmaz...
Tabii burada kastettiğim şu sonuncusu gibi ne olduğu anlaşılmayan birkaç günlük tatiller değil. Şöyle en az on günlük bir tatilden söz ediyorum. Zira tatilin alıştığınız yaşam biçimiyle bağlarınızı koparacak kadar uzun sürmesi gerekir yukarıda bahsettiğim etkiyi yapabilmesi için. Yıl boyunca geçirdiğiniz yaşamın kaçınılmazlığını ve idealliğini şüpheli hale getirecek kadar bir uzunluktan bahsediyorum. Hem şu geçtiğimiz bayram tatilinin pek kimse için tatil etkisi yapmadığı da ortada ne de olsa memlekette dokuz gün olmayan bayram tatiline tatil demeyecek kadar alıştı bünyemiz dokuz günlük tatillere. Söylenilene göre kurban bayramı da cücük tatil olarak kalacakmış bu sene. Pazar gününe geliyormuş son günü, geçen gün bir arkadaş öyle söyledi. Aslında biraz daha zorlayıp bir günü pazartesi gününe sarksaydı yeterdi, biz onu tamamlardık cuma gününe ama yapacak bir şey yok anlaşılan bu kez.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

İnsan Telefon Defterini Temize Çekerken Bazı İsimleri Eski Defterinde Bırakır


Onlar artık bir daha asla aranmayacaktır. Garip bir hüznü barındıran bu

silik isimlere bakılır bakılır. Kimi okuldan sınıf arkadasınızdır, kimi
çok çabuk unutuverdiğiniz bir sevgili, kimi bir cafede aylarca her şeyi
ama her şeyi paylaştığınız birisi; ya da istifa ettiğiniz bir yerden bir
arkadaşınız! Soyadları sorulmamış bir sürü hatırlanmayan isim de vardır
defterde; ve şüphesiz üstünde isim olmayan telefon numaraları korkunç
bir operasyonla onlarca hayat, onlarca güzellik bir çırpıda ortadan
kaldırılır.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN BAZI İSİMLER ÜZERİNDE DURUR.

Onca zaman sonra bir kez arasanız, sesini duysanız... Ona edilebilecek
bir çift sözünüz yoktur! Birlikte gittiğiniz filmler, meyhaneler, evler
birbirinizi yıllar sonra özlemenizi sağlayacak sevgiyi aşılamamıştır
size. Yalnızca bir isimdir şimdi o. Temize çekerken atlarsınız
hemen. Derhal çevirirsiniz sayfayı telaşla, alelacele. Oh, isim geçmişte
kalmıştır.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMIZE ÇEKERKEN HAYATINIDA SORGULAR!

Hangisi ihanet etmiştir, hangisi yalvarmıştır kendisini bırakmamanız
için; hangisinin bir süre sonra arkanızdan konuştuğunu duymuşsunuzdur;
hangisi sizi en güzel öpmüştür; hangisi rüyalarınıza girmiştir, hangisinin
ayak parmakları ilginizi çekmiştir, hangisine hediye alırken zorlanmışsınızdır,

hangisiyle en hararetli tartışmalara girip kavga etmişsinizdir, hangisi için

sabahlara kadar içip içip ağlamışsınızdır? ! ...


Doğrular, yanlışlar, hatalar, tutkular!

Birlikte EDİP CANSEVER okuduğunuz o insanlar, solmuşlardır.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMIZE ÇEKERKEN YALNIZLIĞINI DA KANITLAR.

Bütün bu insanlar şimdi nerede, ne yapmaktadırlar? Saat elbette
dört'tür! Paradoks, labirent, koni, tüm bilimsel ifadeler ve mantalite tersine
dönmüştür. Ters dönmüşüzdür. Bu tek başınalık ve bu isim katliamı
aslında size ters gelir... Çalan telefona bakarsınız. Acaba? Acaba telefon
defterini temize çeken bir arkadaşınızın son anda kurtarma çabası mıdır?

Bir iki kırık sözcük, yarım yamalak bir buluşma, belki...

Bilemezsiniz...

LÜTFEN, AMA LÜTFEN TELEFON DEFTERLERİNİZİ KAYBETMEYİNİZ...


Küçük İskender

2 Ağustos 2009 Pazar

KORUMA

Kendimi pek iyi hissettiğimi söyleyemem doğrusu. Avukatlık mesleğinin, bir tarafta insanların, özellikle çocukların hayatları çürürken ve bu çürüme dokunduğu her şeyi hızla çürütürken yapabileceklerinizin sınırları olduğunun yüzünüze vurulması gibi kötü yönleri var. Başka insanlar gibi felaketi görmezden gelemiyorsunuz avukatlık yaparken. Kaçmak isteseniz de o, hep önünüze çıkıyor. Artık bir insan çürütme makinasına dönüşmüş sistemin içinde debelenip duruyorsunuz.

Bugün iki çocuk için avukat olarak görevlendirildim. Biri henüz 12'sini geçmişti hırsızlık yaparken suçüstü yakalanmış. Diğeri 17 yaşında bir korsan cd satıcısı. Anne ve babası ölmüş, ablası ve eniştesiyle yaşıyor. İfadeleri alındı biri için de koruma kararı verildi. Yurda gidecek... Ama ben neden kendimi hiç huzurlu hissetmiyorum? Bir çocuk için koruma talep ederken neden içim rahat değil?

Belki daha iki hafta önce yine avukat olarak atandığım bir dosyada tekrarlanan hikayedendir. Yurttan kaçan ve birkaç kişinin tecavüzüne uğradığı için karakola getirilen 17 yaşındaki genç kız, daha önce bir birliktelik yaşayıp yaşamadığını sorduğumda, yüzüme önce boş bir bakış fırlatıp sonra sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi babası ve dedesinin tecavüzüne uğradığı için devlet tarafından KORUMA altına alındığını söylemişti. Ve onun ardından görüştüğüm yurt görevlisi bayan da en az onun kadar soğukkanlı bir ifadeyle o gün ne yediğini anlatırcasına bana bunun, genç kızın başına gelen ilk vaka olmadığını, KORUMA altında olduğu süre içinde birkaç kez daha yurttan kaçıp tecavüze uğradığını, genç kızın zihinsel olarak biraz geri olması nedeniyle dışarıdaki insanlara çabucak güvendiğini anlatmıştı. Görevli bayan, ben yüzümdeki ifadeyi kontrol altında tutmaya çalışırken, genç kızın bir kızkardeşi olduğunu ve onun da ebeveyn tacizi nedeniyle koruma altına alındığını ancak bir önceki gün, aynı karakola küçük kızkardeşle geldiklerini ekledi. Küçük kızkardeşin durumu daha kötüymüş, aynı anda birden fazla kişi tarafından tecavüze uğramış.

Düşünmeden edemiyorum. Bu devlet kendi evlatlarını korumaktan bu kadar aciz olabilir mi? Görmezden geldiğinizde ve yok saydığınızda küçük çocukların kanıyla beslenerek büyüyen canavar yok olabilir mi? Bir devlet kendi çocuklarını bu kadar gönül rahatlığıyla harcayabilir ya da harcanmasına göz yumabilir mi? Devlet olanaklarının yetersizliğiyle açıklanamayacak, mazur görülemeyecek tek şey, bir çocuğun hayatının mahvolmasına izin verilmesidir. Eğer korumayı vaadettiği bir çocuğun bile hayatını değiştirmekten acizse bir devlet, ne işe yarar o zaman? Sormadan edemiyorum... Düşünmeden edemiyorum...