
Cuma günü Zeki Demirkubuz'un yeni filmini, "Yeraltı" nı izledik arkadaşlarla. Filmden çıktığımda aklım karışıktı filmi sevip sevmediğim konusunda karar veremedim bir türlü. Filmin insanın içinde sıkıntı yaratan halinin, biraz da uyarlandığı "Yeraltı'ndan Notlar"ın atmosferinin izi olduğunu düşünmüştüm.
"Yeraltı" hakkında yazılan eleştirilerde de ortak bir yönelim yok gibi. İtiraf etmem gerekir ki filmi kararsızlığımla birlikte aklımın bir köşesine paketleyip koymaktı asıl niyetim ama filmi izlememin üzerinden iki gün geçtikten sonra fark ettim ki "Yeraltı", öyle izleyip kenara koyabileceğiniz bir film değil, zihninizin köşesine uslu uslu çekilmeyi kabul edecek kadar evcilleşmiş bir film değil "Yeraltı". Bir şekilde varlığını hissettiriyor ve sizi kendisi hakkında bir karar vermeye zorluyor ve belki de onu iyi bir film yapan şey bu.
Film, siz sinemadan çıktıktan sonra beyninizde mayalanmaya devam ediyor ve kıvamını zamanla alıyor. Filmden çıktığımda filmin travmatik bir deneyim olduğunu düşünmüştüm ve şimdi fena halde tekrar izleme isteği duyuyorum. Sanırım filmin ana karakteri Muharrem'in sürekli içine çekildiğini hissettiği bataklık, yakaladığı izleyiciyi de rahat bırakmıyor ve içine doğru çekmeye başlıyor. Herkesin kendi bataklığını acı şekilde hatırlatıyor ve kuruduğu sanılan bataklıkların aslında her zaman orada bir yerlerde olduğu gerçeğini çarpıyor suratınıza. Mesela ben filmi izlerken aniden çocukluğumun karanlık sularına gömdüğüm bir anı canlandı. Muharrem'in hissettiği, insanın yüzünü buruşturan acı tat, yanında bir tebessümle birlikte damağıma yapıştı. Muharrem'i anlamanın tarifi zor, zevk verici ama aynı zamanda rahatsız edici tadı...