
4 Ağustos 2011 Perşembe
dinginlik korkusu...

21 Temmuz 2011 Perşembe
Tommie Smith, Peter Norman, John Carlos

Itiraf ediyorum ki, Aynur Çagli'nin o muhtesem haberini okuyana kadar ayni karede önde duran, gümüs madalyali Avustralyali beyaz atlete hiç dikkat etmemisim. Adi Peter Norman imis...
Iste bu atlet geçen hafta öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.
Gelelim hikayeye...
Mexico City'de 200 metre finali kosulmus. Amerikali (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciligi Avustralyali (beyaz) Peter Norman kazanmis.
Madalya töreni için bekledikleri sirada, Carlos, Peter Norman'in yanina gelerek sormus:
- İnsan haklarina inaniyor musun?- Evet, inaniyorum.- Peki ya Tanri'ya?- Bütün kalbimle...Ve tabii (hatirliyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayaga kalkiyor. Olimpiyatlar bile gölgede kaliyor, dünya gazeteleri yumruklari havada siyah atletlerin fotografini birinci sayfadan veriyor...
Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahin spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulasmis, Amerika'daki zenci azinligin durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarini (ve buna bagli olarak geleceklerini) feda etmisler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmis siyahin ilahi haline gelmislerdir.Peki ya Avustralyali beyaz Peter Norman?Meslektasim Aynur'un anlattigina göre, Norman'in da hayati kararmis.
Tommie Smith diyor ki:
"Peter, bir beyazdi. O günlerde siyahlarin haklarini savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemigi sahibi beyaz çok azdi. Peter, Avustralya'ya döndügünde kimse yüzüne bakmadigi gibi, herkes tarafindan yargilandi. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dislandi. Tehditler, issizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yasadık ki, üçümüzün de ilk evliligi sona erdi."
Avustralya Devleti Norman'i ölene kadar affetmemis ama... Norman intikamini mezara götürmüs: 1968 Olimpiyatlari finalinde ikinci olurken kirdigi 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yil sonra kirilamamis.
Ölene kadar süren 'eylem kardesligi'
Iki amerikali ve bir Avustralyali 'lanetli' atletin o gün baslayan 'eylem kardesligi' ve dostluklari ömür boyu sürmüs. Aradan geçen 38 yil boyunca, yazismislar, bulusmuslar, görüsmüsler.
Ta, geçen hafta, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yasinda ölene kadar.
Ve simdi, asagidaki fotografa iyi bakin:
Melbourne'de yapilan cenaze töreni. 'Onurlu beyaz atlet' Peter Norman'in tabutu, Tommie Smith (solda) ve John Carlos'un omuzlarinda!
Üç 'eylem kardesi' son kez omuz omuza...
Nasil, muhtesem bir haber degil miymis?
Bu habere neredeyse tam sayfa ayıran Star'a bravo. Ve tabii Aynur Çağlı'ya da kocaman bir bravo. Final onun ağzından:(Star, 16 ekim)
13 Temmuz 2011 Çarşamba
Ankara'ya...
29 Haziran 2011 Çarşamba
Olcay'ın Geleneksel Olmayan "Havalı" Ödülleri
24 Mayıs 2011 Salı
Münzeviler Parkı, Lars Von Trier, Bazuka ve diğerleri...
2- Navigasyon aletinin bir faydası da sıkıldığınızda kurcalayarak vakit geçirebilmeniz. Mesela ben Ankara'daki bütün parkların isimlerini inceledim. Bu da yeni soruları getirdi tabii. Ankara'da Münzeviler Caddesi diye bir cadde ve "Münzeviler Parkı" adında bir park olduğunu öğrendim :) Aslında hoşuma gitti: Münzeviler Parkı... Biliyorsunuz münzevi, "Topluluktan kaçan, yalnız yaşamayı seven" demek. Bu durumda Münzeviler Par
kı'nın sakinlerinin paltolarının yakaların iyice kaldırmış, güneş gözlüklerini takmış, insanlarla iletişim kurmayan, gözlerini kaçıran rüzgarsız havada bile fularları uçuşan gizemli kişiler olduğunu hayal edebilirim. Bir gün gitmeliyim Münzeviler Parkı'na mutlaka. Ayrıca "Anneannem Parkı" ve "Aşıklar Parkı" da var. Aşıklar Parkı'nda da Ankaralı polisler çiftleri ayırıyor mudur acaba? Bu arada bazı kimselerin isimlerini alan parkları da araştırdım, çoğu parkın isim babası-anası hakkında google'da tek kelime çıkmaması çok acayip değil mi?3- Bizim mahalledeki Bizim Ziya Eczanesinin adı neden "Bizim Ziya"? Ayrıca bu ismi kim koydu acaba? Buradaki "Biz" biz mi oluyoruz? Ziya bizim mi?
4-Lars Von Trier, Cannes'da fena halde saçmalamış. Yine de ben izlediğim bütün filmlerini sevmiştim. Dogville'in tek bir sahnesi hakkında saatlerce konuştuğumuzu hatırlıyorum. Bir sahnesiyle insanı saatlerce düşündüren, tartıştıran bir adamın bu kadar saçmalaması, düşüncesizce konuşması ilginç? Yine de filmlerini seviyorum, yapabileceğim bir şey yok bu konuda.
5-Yıllardır Murat Uyurkulak'ın yeni kitabını bekliyordum. Sonunda çıkmış, koştum aldım. Önce ne yalan söyleyeyim nicelik açısından hayal kırıklığına uğradım biraz,.Tamam ben de biliyorum edebiyatın nicelikten bağımsız olduğunu bazen iki cümlenin dünyanın en derin şeylerini anlatabileceğini. Yine de insan o kadar bekledikten sonra biraz gözü de doysun istiyor işte... Her neyse kitapla ilgili şunu söyleyebilirim: Murat Uyurkulak, sanki saklambaç oynamış sayfalar arasında. 9 öykü var kitapta ve bazı öykülerde Tol ve Har kitaplarındaki Uyurkulak'ı bulmak imkansız, örneğin "Kuş Yuvası" öyküsünde. Bazı öykülerde ise başını uzatıp tekrar kayboluveriyor Uyurkulak. Birkaç öyküde ise "Hah buldum deyip tutabiliyorsunuz". Öyküler arasında edebi tat açısından uçurumlar var. Gerçi bu durum kitabın arka kapağında belirtildiğine göre bazı öykülerin çeşitli dergiler için başka yazarlarla ortaklaşa yazılmış olmasından kaynaklanabilir. Benim beğendiğim öyküler ise "Kırmızı" ve "Derviş".28 Nisan 2011 Perşembe
Zaman akarken...Üçüncü yıl kutlaması...
4 Nisan 2011 Pazartesi
Muhalifin Behzat Ç. ile imtihanı...

Kimi zaman sola çalan senaryosuyla, toplumsal olaylara değinen Behzat Ç.'nin adalete inancını yitiren geniş bir izleyici kitlesini tatmin ettiği bir gerçek. Bir çocuk tacizcisinin canını yakmayı istemek kabul etmeliyiz ki epeyce insani bir duygu, bunu Behzat yoluyla ve bir televizyon dizisinde dahi olsa gerçekleştirmekten dolayı iyi hissetmek de... Bununla birlikte, polis şiddetini atılan tokadın büyüklüğüne yahut amacına ve nedenine göre sınıflandırmanın ve bu şekilde meşrulaştırmanın ne kadar tehlikeli olduğunun farkındasınız değil mi? Başka bir kanalda yayınlanacak olan ve fragmanında kötü kötü sırıtan ve konuşmamakta direnen adamı sorgu odasının kamerasını kapatıp kanlar içinde bırakan polisin havalı biçimde sunulduğu "Karakol" dizisi sizi de endişelendirmiyor mu?