Bir zamanlar yarım yamalak televizyonda izlediğim Erkeğin Gözyaşları (The Man Who Cried) filminden aklımda kalan tek şey vardı o da John Turturro'nun piyano başında söylediği(tabii asıl ses başkasına ait, o yüzden pleybek yaptığı demeli) müthiş arya. Kime ait olduğunu, adının ne olduğunu bilmediğim aryayı arayıp tarayıp buldum. Bizet'in Les Pecheurs de Perles isimli operasından je crois entendre encore isimli arya. Nadir'in şarkısı diye de biliniyor. Aryanın dinlediklerim içinde en beğendiğim yorumu Beniamino Gigli'ye ait. Daha önce dinlemeyenler için bunun mutlu bir an olacağından eminim...
25 Ocak 2010 Pazartesi
23 Ocak 2010 Cumartesi
Okurken Yazdıklarım
Bir süredir okuma sitesi'ne uğramıyordum. Derken bir de baktım site tarih olmuş. Neyse ki siteye yazdığım kitap yorumlarından bazılarını bir kenara kopyalamıştım. Okurken çiziktirdiğim bir kaç yazıyı buradan paylaşayım dedim ben de. Biraz uzun bir blog kaydı olacak ama ne yapalım, zaten kısa yazılar yazmayı beceremedim bir türlü. Bu da uzun kayıtlardan biri olsun.

Solgun Ateş
Bu sabaha karşı son satırlarını okuduğum Solgun Ateş hakkında tek kelimeyle şunu söyleyebilirim: Müthiş... Açıkçası kitabı okumaya başlamadan önce klasik roman anlayışının dışına çıkma çabası gösteren karşı roman türlerine karşı gizli bir olumsuz önyargı beslediğimi keşfetmiştim. Bu keşfimin üzerinden çok vakit geçmeden Solgun Ateş, bütün önyargılarımı silip süpürdü. Öncelikle çok büyük keyif aldım okurken, hatta bir ara daha çok gün okuyabilmek için günlük okumalarımı kısa kesmeye çalıştığımı bile söyleyebilirim. Kitabı okurken bir romandan çok ele geçirdiğiniz bir günlüğü ya da sandığın dibinde bulduğunuz basılmamış taslağı inceler gibi hissediyorsunuz kendinizi. Evet, 'okumak' yerine 'incelemek' fiilini kullanmak Solgun Ateş için daha uygun olacak çünkü Nabokov, sizin bir romanın içinde yarı uykulu gezinmenize izin vermiyor sizi incelemeye, sayfalar arasında sürekli bir ileri bir geri gitmeye zorluyor. Kitabı okurken Nabokov'un yazmak için yaratılmış insanlardan biri olduğunu düşündüm. Varlık nedeni ve kendini evinde hissettiği yer yazı dünyası olmalı öylesine rahat ki kelimelerle başka bir yerde daha rahat edemez gibi geldi. Bir not da çeviriyi yapan Yaşar Günenç ile ilgili: Aslında olup olmadık yerde esere parmağını daldıran çevirmen, editörlerden hiç hoşlanmıyorum. Ancak Günenç'in yol arkadaşlığı çok keyifliydi, dipnotlarda kendi şaşkınlığını ya da kuşkularını paylaşırken bir çevirmenden çok kitap karşısında aynı coşkuyu paylaşan deneyimli bir okuma arkadaşıyla birlikteymişim gibi geldi. Onun da eline sağlık. (Bu arada ben 1994 basım Yaba Yayınları'ndan okudum, zaten başka da baskısı var mı emin değilim ben rastlamadım).25 Aralık 2008

'Sen de mi Brutus?' Bu satırları okuyorum ve diyorum ki kendi kendime 'Ne ilginç.... Shakespeare'in dört yüz yıl önce beyninin kıvrımlarından geçerek kaleminden dökülen bu kelimeler, bugün Shakespeare'in adını bile bilmeyen insanlar tarafından bile 'ihaneti' anlatmak için kullanılıyor. Shakespeare'in belki şarap içip mum ışığında çalışırken aklına gelen bu cümleyi şimdi ben okuyorum...Ne ilginç...' Sonra iki sayfa daha okuyorum ve Shakespeare'in tabii ki bunları da düşünmüş olduğunu görüyorum. Şöyle cevap veriyor benim düşüncelerime: "Kim bilir gelecekte kaç kuşak Yeniden oynayacak bu ulvi sahneyi, Daha doğmamış ülkelerde, Henüz bilinmeyen dillerde! *** Şimdi Pompeius'un heykeli dibinde yatan, toz kadar değeri kalmamış Sezar'ın Kanı kim bilir kaç defa akacak oyunlarda?"
Ve yine düşünüyorum da Sezar'ın laneti ne kadar büyük olmalı ki oyundaki tek onurlu kişi olan Brutus'un adı artık kalleşlikle eş anlamlı. Sezar'ın kendini kral seçtirmesini engellemek ve Romalıların özgürlüğünü korumak için dostuna ihanet edip onu öldüren Brutus, Sezar'a baş kaldırmasını Romalılar'a şöyle anlatıyor: "Sezar'ı sevmediğimden değil, Roma'yı daha çok sevdiğimden" Oysa onun konuşmasını dinleyen Romalılar içinde şöyle bir haykırış yükseliyor hemen: 'Brutus taç giysin!'
Ve tabii Marcus Antonius'un muhteşem konuşması var bir de... Sonuçta evet oyunda kaypak olmayan tek kişi Brutus'tu ama O da oyundaki en kaypak karaktere güvenmek hatasıyla felakete sürüklendi, yani Roma halkına güvenmekle..15 Mart 2009
Bukowski
.jpg)
Daha önce iyi yazar, okutur kendini diye yorum yapmıştım Bukowski'ye,halen aynı şeyi düşünsem de şunu da eklemek gerekir ki eğer Bukowski hayatta olsaydı bir metreden daha yakınında olmayı istemezdim sanırım. Yoksa üç metre mi demeli? :)
Bir de yaşam tarzı nedeniyle gördüğü ilgi edebi değerini hep tartışmalı hale getiriyor ne yazık ki. Nitekim özellikle ergenlik dönemini yeni aşmış, 'Hayattan nefret ediyorum, insanlardan nefret ediyorum, çok derinim, hayatla uyumsuzum' dönemi yaşayan gençlik kitlesinin hayatlarının bu dönemi boyunca ilgi duydukları bir yazar Bukowski. Bu nedenle bir çeşit popüler kültür unsuru olmaktan kurtulamıyor işte. Sonuçta hayatla uyumsuz genç kişi, iş güç sahibi olup birden hayatla uyumlulaşınca hoş bir gençlik anısı oluverir Bukowski. Sonra yaşam tekrarlanır yeni bir ergen kişi fark eder Bukowski'yi vs. vs..13 Mart 2009
Othello
Othello izlenimleri :
1- Shakespeare'e hayranlık duyuyorum ancak olağanüstü zekası büyük bir
kıskançlık duymama neden oluyor. Zaten ancak bir aptal kıskançlık duymadan Shakespeare okuyabilir gibi geliyor bana.
2- Iago karakterinden hem tiksiniyor hem de Iago'nun keskin zekası, yaratıcılığı, nüktedanlığı, insanlar ve zaafları hakkındaki derin bilgileri karşısında O'na sempati duymadan edemiyorum. (kızı kaçan babayı öfkelendirmek için : "Kızınızla Magripli, iki kıçlı hayvan durumundalar şimdi" benzetmesini yapabilen bir karaktere nasıl sempati duymaz insan :)
3-Othello'ya içine düştüğü durumdan dolayı acıyorum ama bu kadar aptal olmasının sinir bozucu olduğunu düşünüyorum.
4-Desdemona'nın eylemsizliği rahatsız olmama, sıradanlığı ise O'nu küçümsememe neden oluyor.
5-Iago'nun karısı Emilia'nın cesaretini takdir ediyorum ama ortalığı velveleye vermeseydi postu deldirip öbür tarafa göçetmeden de gerçekleri açığa çıkarabileceğini düşünüyorum :)
6- Casio'yu çok sıkıcı buluyorum, ayrıca dikkate değer pek bir erdemi de yok, O'nun iyi cilalanmış ezik bir karakter olduğunu düşünüyorum. Kıbrıs'ın başına Casio yerine Iago'yu getirselerdi kendisi kısa zamanda dünya hakimi olurdu, evet belki herkesi birbirine vurdurduğu için tebaası küçük bir topluluktan ibaret olurdu ama yine de dünyayı ele geçirirdi işte. Aslında her karakter her insanda bir parçası bulunan özelliklerin, hırs, iyiniyet, kıskançlık, kötülük, iyilik, saflık gibi özelliklerin sivriltilmiş hallerini taşıyor. Sonuç olarak: Kahrolsun Iago ve yaşasın Iago :)12 Mart 2009

Tepelerdeki Şeytan
Pavese'nin okuduğum ilk kitabı... Dün gece bitirdim. İlk satırı okumaya başladığımda taşıdığım büyük beklentinin son satıra geldiğimde hayal kırıklığına dönüştüğünü söyleyebilirim. Yine de Pavese'nin diğer kitaplarının daha iyi olduğunu umut ediyor, düşünüyorum; çünkü orada burada okuduğum Pavese
alıntıları pek de fena sayılmaz. Yaşama Uğraşı'nı da okumalı...15 Şubat 2009 (bu yorumdan bir süre okudum bu arada Yaşama Uğraşı'nı beğendim ama hayatımın kitabı diyemem sanırım)

Serkisof Ahbabım Olur
Tren sevenler için... Tren sesini, istasyonları, yemekli vagonları, istasyon kokusunu, tren kalkıyor düdüğünü, bekleme salonlarını, Ankara Tren Garı'nın güvercinlerini, Haydarpaşa'ya sabahlamanın ihtişamını, yataklı vagondaki üst ranzayı, çocukken koridorda camdan sarkmayı, imdat freninin dayanılmaz cazibesine direnmenin heyecanını sevenler için... Bu kitapta 'istasyon delileri' kısmında anlatılan teyzeyle kitabı okuduktan kısa süre sonra Ankara Tren Garı'nda karşılaştık ki bu da unutulmaz bir andır benim için...Yemekli vagon anılarımı başka zaman anlatırım:)25 Mart 2009
De profundis

Memleketin bir ucundan diğer ucuna uzun bir tren yolculuğunda bana eşlik ettiğinden, gönlümde ayrı bir yeri olan kitap.... Bir dehanın tutkunun alaycı ve acımasız ellerinde nasıl kıvrandığını anlatan, okunası eser... Acımasız sivri dili ve alaycılığıyla ünlü böyle büyük bir zekanın tutkusunun büyüklüğü nedeniyle yaşamının acınası hale gelişi ve alay konusu olması hayret ve korku uyandırıcı. Ancak Wilde, böyle tutkulu olmasaydı o cümleleri de yazamazdı sanırım. Not: Aşağıdaki tanıtım yazısı pek anlatmasa da Wilde'ın homoseksüellik suçlamasıyla hapse girmesine neden olan, zenginliğini ve toplumsal konumunu uğruna feda ettiği, kendisine ihanet eden genç sevgilisi Lord Alfred Douglas'a hapisten yazdığı uzun mektuptur De Profundis.19 Mart 2009

Tanrıların Arabaları
Mısır'da ve Amerika'da bulunan devasa yapıları, uzaylıların ya da çeşitli mistik güçlerin işi olarak gören tezler, eğlenceli ve ilginç görünse de özellikle bazı Mısırlı ve Amerikan yerlisi araştırmacılar tarafından Avrupa ırkçılığının bir izdüşümü olarak da değerlendirilmekte. Bu tezlerin Avrupalıların kendilerinden önce varolan bütün uygarlıkları çok ilkel ve barbar olarak görmelerinin, bu uygarlıkların böylesine büyük yapılar inşa edebileceğine inanamamalarının ve insanlığın gelişiminin Avrupalılarla birlikte başladığı inancının bir parçası olduğu savunulmakta. Bir zamanlar izlediğim bir belgeselde kendisi de Avrupalı olan bir araştırmacının Mısır'daki mumyalarda tütün ve koka bitkilerine rastlaması nedeniyle Mısır uygarlığının, bu bitkilerin yetiştiği tek kıta olan Amerika ile Avrupalılardan çok önceki yüzyıllarda bağlantı kurdukları tezini ortaya attığında meslektaşları tarafından nasıl dışlandığını ve nasıl hakaretlere maruz kaldığını anlattığını anımsayınca bu ırkçılık iddiasında kısmi de olsa bir gerçeklik olabilir diye düşünmeden edemiyorum. Elbette bundan kastım tüm batılı bilim çevrelerini ırkçılıkla suçlamak değil baştan belirteyim ki kimilerine çok tatlı gelecek bu genelleme tuzağına düşmeyeyim. Öyle uzun cümleler kurmuşum ki yazarken bile sıkıldım. Ama silip düzeltemeyeceğim doğrusu...16 Mart 2009
Dost Yaşamasız

Vüs'at O. Bener okumak kusursuz bir yolda altınızdan akan kelimelerle sarsılmadan ilerlemekten çok epeyce kayalık bir yerde dikkatiniz sürekli açık biçimde zorlukla ilerlemeye benziyor. Açıkçası çok etkilendim, verdiği rahatsızlık tarifsiz Bener'in. İnsan ikiyüzlülüğüne ilişkin bu kadar yargısız ama dürüst metinler okumak etkileyiciydi. Kimi öyküleri okurken dikkatimi toplamakta zorlandığımı itiraf edeceğim ama Bener'in anlatımı yine de çağının çok ötesinde gibi... Keşke YKY'nin çıkardığı Dost-Yaşamasız seçkisinde öykülerin tarihleri de not düşülseydi ne hoş olurdu...15 Aralık 2008
Poe

Bazı yazarlar vardır her gün geçtiğiniz caddeyi öyle büyülü anlatırlar ki aynı yerden bahsettiğinden şüphe edersiniz, bazı yazarlar vardır insanın iç dünyasına ilişkin öyle derin cümleler kurarlar ki kendinizi bulursunuz. Poe öyle bir yazar değil Poe başka türlü bir yazar. Sınırsız hayal gücü olan bir yazar ve buradaki sınırsız kesinlikle mecazi anlam taşımıyor. Üstelik öykülerinde fizikten anatomiye kadar pekçok konuya insanı şaşırtan bir uzmanlıkla yer veren zeki bir yazar Poe. Bugün pekçok insanın hayranlık duyduğu Poe yaşadığı dönemde hiç de popüler değildi. Yazdıkları ikinci sınıf sayılan pek de erdemli olmayan hayat tarzıyla da saygınlığı gölgelenen Poe'nun tarzında ısrarı da oldukça dikkat çekici. Bu tür konulara pek girmeyen Poe, 'Diri Diri Gömülüş' öyküsünde bu konuya gönderme yapıyor ve diyor ki: "Bazı temalar vardır, çok ilginç olmalarına karşın meşru edebiyat için fazla korkunç bulunur, Romantik yazarlar okuyucularını kızdırmak ya da tiksindirmek istemiyorsa bu temalardan sakınmak zorundadır. Bunlar ancak gerçeğin katılığı ve görkemiyle kutsanır ve desteklenirse adaba uygun sayılır...." Ayrıca Poe'nun aralarında Dostoyevski, Baudelaire ve Jules Verne'in de bulunduğu pek çok büyük yazarın hayranlığını kazandığı ve ilham verdiği de kabul edilmeli. Sözgelimi Jules Verne, 'Balonda Beş Hafta' yı yazarken muhtemelen Poe'nun 'Balon Şakası' öyküsünden esinlenmiştir. Dostoyevski'nin de onun için 'Poenin sadece kendine has olan ve onu bütün diğer yazarlardan ayırt eden özelliği, hayal gücünün olağanüstü genişliğidir' dediği unutulmamalı ki ben bu tespite sonuna kadar katılıyorum. Bu arada Poe'nun iddiaya göre çocukken üvey babasının tacizine uğradığı, 20'li yaşlarında 13 yaşındaki kuzeni ile evlendiği, içkiye ve kötü alışkanlıklara epeyce düşkün olduğu sadece 40 yaşında öldüğü, mezarının başında sadece dört kişinin bulunduğu ve bugün mezar taşında bir 'kuzgun' kabartmasıyla ''Dedi kuzgun: Hiçbir zaman' cümlesinin oyulmuş olduğu da ek bilgi olsun:)4 Kasım 2008
Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna, oldukça ilginç bir kitap gerçekten. Öykü, keskin biçimde ikiye ayrılmış gibi, kitabın ilk kısmı kendi halinde memur Raif Efendi'nin ve onun ailesinin derin analizi ve yaratılan gizemle insanı büyülüyor ama sonra birden içerik şekil değiştiriyor ve son derece romantik bir aşk hikayesi okumaya başlıyoruz. Hatta Nazım Hikmet bile Sabahattin Ali'ye yazdığı 1943 tarihli mektupta bu duruma dikkat çekiyor ve ilk bölümün haksızlığa uğradığını düşündüğünü Raif Efendi'nin ve onun ailesinin yaşamının kendi başına büyük bir roman olmaya aday olduğunu belirtiyor. Elimdeki Cem Yayınevi'nin 1991 baskısında dönemin yazar ve eleştirmenlerinin Kürk Mantolu Madonna'ya ilişkin yazıları ile Sabahattin Ali'nin arkadaşlarının kitabın yazılışına ilişkin anıları var. Buna göre kitap o dönem maddi sıkıntıda olan Sabahattin Ali tarafından Hakikat Gazetesi'ne tefrika olarak hazırlanmış; ilk bölümleri önceden yazılmış ve sonraki bölümleri Sabahattin Ali tarafından günbegün yazılmış. Bu sırada gazete tarafından sürekli sıkıştırılmış Sabahattin Ali ve siyasete bulaşmayan romantik bir hikaye yazması istenmiş. Hatta Sabahattin Ali, parasını da alamayınca bir iddiaya göre hikayeyi erken bitirmiş. Sabahattin Ali, defalarca mektup yazmasına rağmen parasını alamamış gazeteden. Bunun üzerine Hakikat Gazetesi'ne yazdığı bir mektupta da yazar ateş püskürüyor ve diyor ki:
"Yazı hayatımda ilk defa olarak, yazımın tutmadığı suratıma çarpıldı. Neden? Bunu araştırmaya bile lüzum hissedilmedi. Acaba roman hakikaten tutmadı mı? Tutmadı ise kabahat romanda mı; Hakikat Gazetesi karilerinin seviyesinde mi?"
Bense Nazım'a kesinlikle katılıyorum kitabın ilk bölümü çok iyi... Sonlara doğru sanki aceleye gelmiş bir sona bağlama arzusu ve kurguda boşluklar var... Ama Sabahattin Ali bu, kredisi boldur her daim:)30 Ekim 2008
Sabah sabah...
William Faulkner'in "Döşeğimde Ölürken" kitabını okumaya başladım dün gece. Cümleler biraz zorlu ve genellikle baş aşağı gelince "Murat Belge'nin çevirisinde mi sorun var" diye merak ettim. Sabah kalkar kalkmaz internette Murat Belge çevirisiyle ilgili bir şeyler aramaya başladım. Böylece Çevbir'in sitesine ulaştım. Çevbir, Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği imiş. Daha önce duymamıştım hiç. Neyse Faulkner çevirisi konusunda Aslı Biçen ve Bilal Çölgeçen bir rapor hazırlamışlar ve Murat Belge'nin çevirisinin genel olarak çok da kötü olmadığı şeklindeki kanılarını yazmışlar (http://www.cevbir.org/faulkner.html)
Sonuçta Faulkner çevirisinin peşine düşmüşken çevirmenlerin hiç farkında olmadığım sorunlarıyla karşılaştım. Daha önce çevirmenlerin dünyası üzerine hiç düşünmemiştim. Onlar da editörlerinden yana dertliymiş meğer. Şöyle yazmış mesela Mustafa Tüzel:
Ey Sevgili Editörüm Dinle
Mustafa Tüzel
ÇEVİRMEN: Ey sevgili editörüm, neden böyle yapıyorsun? Neden kendini geliştirmiyorsun? Seninle uğraşmaktan biz çevirmenler de kalem tadıyla çeviri yapma fırsatı bulamıyoruz. Halk da senin 'halk bunu anlamaz' takıntın yüzünden fazla ileri gitmiyor. Her çeviriyi belirli bir 'vasat'a redükte etme çabanın sonuncunda, okurlar da
pek kendilerini geliştiremiyorlar, dönüp dönüp hep bildiklerini okuyorlar. Bütün o yazarlar, felsefeciler, Goetheler, Kantlar, Hegeller, Nietzscheler, Marxlar halk için mi yazdı? İşçi sınıfı ezberden Latince mi biliyordu da, Marx 'De te fabula narratur!' diyesiydi? Yoksa bütün Almanlar Gymnasium mezunu muydu o tarihte? devamını oku...
20 Ocak 2010 Çarşamba
Marvin...
Marvin Gaye'in "Let's Get It On" şarkısı beni ne kadar sıkıntılı olsam da gülümseten şeylerden biri şu sıralar. Dinleyin, seversiniz bence.
15 Ocak 2010 Cuma
Chihiro ve Ursula
Ursula Le Guin'in iyi bir yazar olduğunu ama olağanüstü bir yazar olmadığını düşünüyorum. Kitaplarının arka kapaklarında yer alan "Bu kitapta şunu anlattım, bunu anlattım" şeklindeki açıklamalarını da gereksiz bulmuşumdur hep. Ayrıca toplantılarına erkekleri almamayı feminizm olarak gören, "Erkeklerden nefret ediyorum o halde feministim, çok havalıyım, yaşasın bir kimliğim var artık" diye ortalarda dolaşan bir grup insanın "Ursula nereye biz oraya" şeklindeki tavrı da rahatsızlık yaratmıştır hep bende. Bu türe hangi yazarı beğendiklerini sorduğunuzda aldığınız cevap genellikle hemen "Ursula Le Guin" olur.Tabii bunları yazarken aklı başında feminist arkadaşlarımı ve edebiyata emek veren ve gerçekten keyif aldığı için Ursula'yı sevenleri bir kenara koyuyorum. Ne de olsa edebiyat, bir yanıyla çok kişisel bir zevk alanıdır. Ben de benim Ursula'yı gözdelerimin içine koyamamamın kişisel bir değer yargısına dayanması gibi, Ursula'yı gerçekten sevenlerin kişisel yargılarına saygı duyuyorum.
Şimdi neden Ursula Le Guin'i konu ettiğime gelince... Evet Ursula, bende Nabokov'un, Buzzati'nin, Shakespeare'in, Kafka'nın yarattığı heyecanı yaratmıyor ama vefa duygum kendisini ayrı bir yere koymama neden olacak kadar güçlü. Bazı dönemler vardır zaman zor geçer, mutluluğun mesaisini sizden çok başkalarına ayırdığı, mutluluktan kendi payınızı beklerken her akşam eve eliniz boş döndüğünüz zamanlar... Böyle zamanlarda yanınızdakilerin kıymeti daha da bir artar. Sadece dostlarınızdan bahsetmiyorum, bazen sizden yüzyıllar önce yaşamış biri ya da aynı atmosferi solusanız da asla yüz yüze gelmeyeceğiniz biri bile size mucizevi elini uzatabilir. İşte bu yüzden pek de mutlu başlamayan 2010'da aklımı, müthiş zenginlikteki hayal dünyasına götürerek yardım elini bana uzattığı için Ursula'ya minnettarlığımı hatırlayacağım hep.
Chihiro ise ikinci dostum oldu bu sıralar. Hayao Miyazaki'nin muhteşem filmi Ruhların Kaçışı(Sen to Chihiro no Kamikakushi)'nın kahramanı Chihiro'nun resmini görmek nedense ferahlatıyor beni. Onun yüzündeki kararlılık, ancak Miyazaki'nin elinden çıkabilirdi. Resme baksanıza dünyaya karşı tek başına durabilen gözler, Chihiro'nun gözleri. Yenilmeyi asla kabullenmeyen güçlü gözler.Chihiro ve Ursula... İkisine de minnettar olacağım sanırım yılın geri kalanında...
19 Aralık 2009 Cumartesi
Ahir ömürde Avatar izlemek...
Avatar'ı izledik Cuma günü. Doğrusu ben sinemada açılan bir çığır göremedim. O çığır, ben üç boyutlu görüntü için verilen gözlüklerden dolayı kan çanağına dönmüş gözlerimi ovuştururken açıldı da o yüzden kaçırdıysam başka tabii.
Sonuç olarak arada bir Amerika'nın Irak işgaline gönderme yapılması itibariyle iyi niyetli olabileceği düşünülse de her zamanki gibi seçilmiş Amerikalı üstün kişinin çaresiz yerli halkı kurtardığı sıradan bir filmden öteye geçememiş Avatar. Kısacası "Mazlumların Amerikalılardan kurtulması gerekiyorsa onu da ancak bir Amerikalı yapabilir" diyor film. Bir zamanlar Nevzat Tandoğan'ın "Memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz" demesi gibi.
Filmde benzer Hollywood filmlerinde rastlanan klişelerin tamamı mevcut, her zamanki gibi bütün mahlukat, gezegenin yerlilerine değil de nedense bizim yankiye biat ediyor. Ayrıca satır aralarında savaşın bütün sorumluluğunu kendinden psikopat bir komutana yükleyen filmde, gezegenin doğal kaynaklarını sömüren kapitalistler başta olmak üzere herkes temize çıkıyor. Yaşanan katliamın sorumlusu kim peki?: Kafayı sıyırmış bir komutan!! O da temyiz gücüne sahip olmadığına göre sorumlu kim? Sorumlu yok!!

Filmin teknik gelişmişliğine gelince... Elbette sinemada yeni tekniklerin kullanılması güzel bir şey, uzun zaman uğraştıkları belli oluyor. Ama 400 milyon dolar harcanarak dizayn edilen robot askerin parmaklarının olması, robotun içindeki kullanıcının arkayı görmesi için düşünülebilen en ileri teknolojinin bir kamyon dikiz aynası olması, ayrıca robotun son sahnede belinden bir rambo bıçağı çıkararak saldırıya geçmesi pek ilginçti. Başka dünyaları işgal edecek, o dünyada yaşayanların bedenlerini laboratuvarda oluşturup zihinsel olarak kontrol edecek teknoloji var ama robot belinde rambo bıçağıyla geziyor. Müthiş doğrusu...
13 Aralık 2009 Pazar
Panait Istrati

Romen yazar Panait Istrati'nin(1884-1935) Akdeniz isimli kitabı elimde ve aşağıdaki satırları okuyunca onu da "dünyada sevilecek insanlar" listeme yerleştiriyorum hemen:
Akdeniz- Oda Yayınları (Türkçesi- E. Murat Cengiz)- sayfa 18:
"Kuşkusuz, bütün bu yeni tıraşlı ve güzel yolluklar giymiş beyler, beyazın baskın olduğu ve arada, bir kırmızının, bir mavinin, bir yeşilin göz alıcı bir güneş altında çiğ renkleriyle yüreğe işlediği ipek giyitler içinde gönül çeken bütün bu güzel kadınlar; sonra martı kümelerince izlenen ve denizin sonsuzluğu içinde yitmiş gemimizi saran masal havası... Evet, bütün bunlar beni hayran bırakıyor. Güzeli, kadını, yoğun hayatı seviyorum. Bu insanları ve mutluluklarını kıskanmıyorum, ama benim ilintili olduğum dünyayla, onun yoksulluğunun bir yaşama örneği olması gerektiğini de söylemiyorum. Yeğleme hakkım olsaydı, refahı yoksulluğa yeğlerdim.
Ama yine de bugün dünyanın neredeyse her yanında egemenlik sürüp, bir azınlığın mutluluğu için tek koşul olan korkunç yoksulluğun göbeğinde görkemli bir hayatın mutluluğu olabileceğine aklım yatmıyor. Eğer rahat bir hayata kavuşmam sadece bu şartla mümkün olacaksa, kendi yoksulluğumu yeğlerim. Başkalarının yıkımı yanında, bana üzerinde mutluluk sunacakları altın tepsiyi hemen yere fırlatırım. Benim hayat görüşüm bu açıkçası. Eğer bir gün bu konudaki yargım değişecek olursa, o zaman ben aşağılık bir adam olurum. O zaman bana hain desinler ve boynuma ilmiği geçirsinler.
Görüldüğü gibi benimki toplumsal bir kuram değil, onur duygusu. Birincisi bireysel mutluluğa el verir, ikincisi, hayır! Asla. Ruhu incitir bu. Eh, nihayet, dürüst olmanın, vicdanı her türlü yalandan arındırmış olmanın yüz çeşidi yok ya! Ah, her önüne gelenin gözlerinin içine bakarak şöyle diyebilmek ona: Sana tek kuruş borcum yok! Çekil git, benim utanmaz kardeşim! Ha masadaki şu kara ekmekte gözün varsa, al! Ama gönlüme dokunma!"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)