19 Aralık 2009 Cumartesi

Ahir ömürde Avatar izlemek...

Avatar'ı izledik Cuma günü. Doğrusu ben sinemada açılan bir çığır göremedim. O çığır, ben üç boyutlu görüntü için verilen gözlüklerden dolayı kan çanağına dönmüş gözlerimi ovuştururken açıldı da o yüzden kaçırdıysam başka tabii.

Sonuç olarak arada bir Amerika'nın Irak işgaline gönderme yapılması itibariyle iyi niyetli olabileceği düşünülse de her zamanki gibi seçilmiş Amerikalı üstün kişinin çaresiz yerli halkı kurtardığı sıradan bir filmden öteye geçememiş Avatar. Kısacası "Mazlumların Amerikalılardan kurtulması gerekiyorsa onu da ancak bir Amerikalı yapabilir" diyor film. Bir zamanlar Nevzat Tandoğan'ın "Memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz" demesi gibi.

Filmde benzer Hollywood filmlerinde rastlanan klişelerin tamamı mevcut, her zamanki gibi bütün mahlukat, gezegenin yerlilerine değil de nedense bizim yankiye biat ediyor. Ayrıca satır aralarında savaşın bütün sorumluluğunu kendinden psikopat bir komutana yükleyen filmde, gezegenin doğal kaynaklarını sömüren kapitalistler başta olmak üzere herkes temize çıkıyor. Yaşanan katliamın sorumlusu kim peki?: Kafayı sıyırmış bir komutan!! O da temyiz gücüne sahip olmadığına göre sorumlu kim? Sorumlu yok!!

Filmin teknik gelişmişliğine gelince... Elbette sinemada yeni tekniklerin kullanılması güzel bir şey, uzun zaman uğraştıkları belli oluyor. Ama 400 milyon dolar harcanarak dizayn edilen robot askerin parmaklarının olması, robotun içindeki kullanıcının arkayı görmesi için düşünülebilen en ileri teknolojinin bir kamyon dikiz aynası olması, ayrıca robotun son sahnede belinden bir rambo bıçağı çıkararak saldırıya geçmesi pek ilginçti. Başka dünyaları işgal edecek, o dünyada yaşayanların bedenlerini laboratuvarda oluşturup zihinsel olarak kontrol edecek teknoloji var ama robot belinde rambo bıçağıyla geziyor. Müthiş doğrusu...

13 Aralık 2009 Pazar

Panait Istrati


Romen yazar Panait Istrati'nin(1884-1935) Akdeniz isimli kitabı elimde ve aşağıdaki satırları okuyunca onu da "dünyada sevilecek insanlar" listeme yerleştiriyorum hemen:

Akdeniz- Oda Yayınları (Türkçesi- E. Murat Cengiz)- sayfa 18:

"Kuşkusuz, bütün bu yeni tıraşlı ve güzel yolluklar giymiş beyler, beyazın baskın olduğu ve arada, bir kırmızının, bir mavinin, bir yeşilin göz alıcı bir güneş altında çiğ renkleriyle yüreğe işlediği ipek giyitler içinde gönül çeken bütün bu güzel kadınlar; sonra martı kümelerince izlenen ve denizin sonsuzluğu içinde yitmiş gemimizi saran masal havası... Evet, bütün bunlar beni hayran bırakıyor. Güzeli, kadını, yoğun hayatı seviyorum. Bu insanları ve mutluluklarını kıskanmıyorum, ama benim ilintili olduğum dünyayla, onun yoksulluğunun bir yaşama örneği olması gerektiğini de söylemiyorum. Yeğleme hakkım olsaydı, refahı yoksulluğa yeğlerdim.

Ama yine de bugün dünyanın neredeyse her yanında egemenlik sürüp, bir azınlığın mutluluğu için tek koşul olan korkunç yoksulluğun göbeğinde görkemli bir hayatın mutluluğu olabileceğine aklım yatmıyor. Eğer rahat bir hayata kavuşmam sadece bu şartla mümkün olacaksa, kendi yoksulluğumu yeğlerim. Başkalarının yıkımı yanında, bana üzerinde mutluluk sunacakları altın tepsiyi hemen yere fırlatırım. Benim hayat görüşüm bu açıkçası. Eğer bir gün bu konudaki yargım değişecek olursa, o zaman ben aşağılık bir adam olurum. O zaman bana hain desinler ve boynuma ilmiği geçirsinler.

Görüldüğü gibi benimki toplumsal bir kuram değil, onur duygusu. Birincisi bireysel mutluluğa el verir, ikincisi, hayır! Asla. Ruhu incitir bu. Eh, nihayet, dürüst olmanın, vicdanı her türlü yalandan arındırmış olmanın yüz çeşidi yok ya! Ah, her önüne gelenin gözlerinin içine bakarak şöyle diyebilmek ona: Sana tek kuruş borcum yok! Çekil git, benim utanmaz kardeşim! Ha masadaki şu kara ekmekte gözün varsa, al! Ama gönlüme dokunma!"

2 Aralık 2009 Çarşamba

Küçük Prensi Buldum


Başlığı öylesine atmadım, gerçekten Küçük Prens'in izini buldum hem de en umulmadık ama en mümkün yerde: Ankara'da Roma Hamamı'nda. Tabii ya daha önceden düşünmeliydim. İz bırakacak en akıllıca yer Ankara'da neredeyse bir Allah'ın kulunun gitmediği koruma altındaki bir ören yeri olabilirdi zaten. İnanmıyorsunuz değil mi? Ya da kelime oyunu yaptığımı düşünüyorsunuz. Bunu da düşündüm ve kanıtımı da getirdim yanımda.

Birkaç hafta önce Özhan'la Roma Hamamı'na gitmiştik, ören yerini dolaşırken başımı çevirdim ve onu gördüm, orada öylece bana bakıyordu. Şaşkınlıkla yanına yaklaştım, gerçekten oydu. Küçük Prens, giderken bir iz bırakmıştı, antik bir mezar taşının üzerine hem de. Ne kadar akıllıca ve anlamlı değil mi. İşte yandaki fotoğrafı orada çektim. Küçük Prensi ve boynunda solda uçuşan atkısını görüyorsunuz değil mi?Tıpkı yanda Antoine de Saint- Exupery'nin çizdiği gibi..














Küçük Prens, benim ilk okuduğum kitaptı. Ya da hatırladığım ilk kitap diyelim. Hala duygulanırım okudukça, geçen yaz yeğenime her gece yatmadan bir bölümünü okumuştum. Hikaye bittiğinde yine bir iki damla gözyaşıyla veda ettim Küçük Prens'e.

Şimdi uzun bir yazı olmasını göze alarak aşağıya Küçük Prens'in en sevdiğim bölümlerinden birini ekleyeceğim. Vaktiniz çok mu değerli, sonuna kadar okumayacak mısınız? Bir daha düşünün bence Küçük Prens'ten bir parça okumaktan çok daha önemli olan bir iş gerçekten çok önemli olmalı, öyle eften püften bir şey için vazgeçiyorsanız Küçük Prens'ten, hayatınız üzerine bir kez daha düşünmelisiniz belki de... Küçük Prens Tilki'yle karşılaşır: 21. Bölüm:

İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”

“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öylemutsuzum ki” dedi küçük prens.

“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,”

dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi

tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”


“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve eşsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.

Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.

Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.

Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.

“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarına çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”
Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.
“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.
“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.

Bu bölümü bitirdiğimizde, ablam odaya girdi ve o zaman sekiz yaşında olan yeğenime Berdan'a iyi geceler demek için sarıldı, öptü. Berdan, şöyle dedi annesine: "Anneciğim sen beni evcilleştirdin sanırım, öyle değil mi?" Öyleydi gerçekten. OP


23 Kasım 2009 Pazartesi

Popüler Kültür Şeyleri...

1- Gülben Ergen'in otuz iki diş, sahte mükemmelliğinden sıkıldım.

2- Bülent Ersoy'un sesi bence çok rahatsız edici, huzur falan bırakmıyor bende.

3- İbrahim Tatlıses'in gırtlak nağmelerini dinlemeye katlanamıyorum. Bana kalırsa hiç de bulunmaz ses değil onunki, hatta benim için son derece rahatsız edici bir sese sahip kendisi.

4- Zeki Müren dinlemekten hoşlanmıyorum, özellikle son dönem şarkı söyleyişini hiç sevmiyordum.

5- Hürriyet'in internet sitesini düzenleyenler herkesin aklının sadece bel altına çalıştığını düşünüyor olmalı.

6-Forumlardan ordan burdan yazı araklayıp kendi yazısı gibi ortalara sunanların cesaretini şaşkınlıkla karşılıyorum.

7- Helin Avşar, Rasim Ozan Kütahyalı fotoğraflarından sonra Ayşe Arman bile havalı gelmeye başladı bana.

8- Son dönem en kötü kadın oyuncular ilk üç sıralamam şöyle:
açık ara farkla 1. Melis Birkan(Issız Adam'ın Ada'sı, Bu Kalp Seni Unutur Mu'nun lise müsameresinden fırlamış oyuncusu) 2- Beren Saat- (Yüzüne, eline koluna hakim olmak konusunda harcadığı çaba bende acı çektiği izlenimi uyandırıyor) 3- Berrak Tüzünataç (Kıskanmak Filminde yaba gibi ellerini yanlardan sallandırarak 'Abla niçiin niçiiin' diye sızlandığı bölümle zihnimde onarılmaz yaralar açtı kendisi. Yine de Melis Birkan gibi bir oyuncunun yanında olması büyük şans bence)

9- Demet Şener'in asaleti gözlerimi yaşartıyor, kendi avamlığımdan utanıyorum.

10- Özgü Namal olmamış o çiftliğe.

11- Seda Sayan'dan ürküyorum gerçekten, reklamlardan fırlayıp saçımı başımı yolacakmış gibi geliyor.

25 Ekim 2009 Pazar

Koşmak isteyen çocuk

Bugün(cumartesi), hiç de iyi başlamamıştı doğrusu. Sabah bir silahla yaralama olayı için karakola çağrıldım. Apar topar çıktım, kahvaltı bile yapmadan... Otobüsü saniye farkıyla kaçırdım, sonraki otobüs bir türlü gelmek bilmedi. Sonra karakoldaki polislerin verdiği bilgiye göre o tarafa giden otobüslerden birine binmek için Sıhhiye'ye gittim. Fakat ne mümkün? Polislerin Sıhhiye'den kalkar dediği otobüslerden hiçbiri Sıhhiye'den kalkmıyormuş.

Bilmediği konularda bile net bilgiler verebilme yetisi gelişmiş halkımın simitçi, otobüs şoförü ve bilet satıcısı temsilcilerinin elinde bir o yana, bir bu yana yaklaşık yarım saat savrulduktan, nadide kolluk güçlerimizle telefonda kapıştıktan sonra, tesadüfen bulduğum doğru otobüsle karakola ulaşabildim. Öylesine yorgun ve sinirliydim ki bir animasyon karakteri olsam burnumdan solurken görebilirdiniz beni. Burada da nadide polis memurlarıyla ufak bir kapışmanın ardından ifadeye girip geri döndüm.

Yolda o kadar bitkin, bıkkın, sinirliydim ki bir an otobüs, Roma Hamamı önünde durunca atlayıp içine girmeye niyetlendim. Kendimi eski kalıntıların içinde daha iyi hissederim gibi geldi, sanki o taşlar, mezarlar daha temiz bir dünyaya aitmiş ve ben bir an olsun bu dünyadan kopacakmışım, arınacakmışım gibi geldi. Fakat tereddüdüm yüzünden otobüs uzaklaşırken öylece bakmakla yetindim.

Ardından büroya giden dar sokakta yürümeye başladım. Dikkat bile etmeden bir çocuk ve iki adamı hızlıca geçtim. Sesinden sekiz-dokuz yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim çocuğu duydum sonra, şöyle dedi: "Babaaa, biz hep böyle yürüyecek miyiz? Koşsak ya. Ben koşmak istiyorum, şöyle bir koşup gelebilir miyim?" Öylesine basit, öylesine doğrudan, öylesine gerçek ki... İşte çocuk koşmak istiyor sadece, koşup gelecek. Öylesine doğal ki bu onun için. Bütün karmaşanın, gereksizliğin ortasında bir çocuk. Koşmak istiyor...

Yürümeye devam ettim, yüzümde günün ilk gerçek ve içten gülümsemesiyle. Hayat güzel gerçekten...

21 Ekim 2009 Çarşamba

ALDATMAK

Bu yazıda aldatmak ve sadakat kavramlarını, cinselliği bence fazlasıyla büyüten yaklaşımın aksine cinsellik açısından değil, aşağıdaki anlamlarını esas alarak konu ettiğimi belirterek başlayayım. Yani aldatmak, "yalan söylemek" sadakat ise: "içten bağlılık"tır bana göre...(bkz. TDK sözlüğü)

Biz sürekli ilişkiler üzerine konuşmayı bağımlılık haline getirmiş bir neslin üyeleriyiz. Hayatımız durmaksızın ilişkileri tartışmak, tartmak, yorumlamak ve tanımlamaya çalışmakla geçiyor. Belki toplumsal dönüşüm iddialarının zayıflaması, sanatı olduğu gibi kendi sohbetlerimizi de bu alana hapsetmeye başlıyordur. İlişkilere bu denli analizci bir bakışın bir faydası oluyor mu pek emin değilim, bu her şeyi daha karmaşıklaştırıyor belki. Tanımlama, sistematize etme uğraşı, anlamlı ilişkiler kurmayı zorlaştırıyor bile olabilir.

Yukarıda yazdıklarıma tezat olacak olsa da şimdi ben de bu mesele üzerine bir iki satır yazacağım, özellikle şu meşhur "sadakat" konusu üzerine. Bu aralar herkes söz birliği etmişcesine artık karşılıklı sonsuz güvene dayalı bir ilişkinin kurulamayacağını söylüyor bana. Kimileri bunu doğrudan ifade ediyor, kimileri ise dolayı yoldan, bazıları da bu konuda inançlarını yitirdiğini anlatıyor bana. Denildiğine göre kaçınılmaz bir durummuş bu ve şaşırmamak gerekirmiş başınıza geldiğinde, insan doğasıymış vs. vs. Ama ben anlayamıyorum bunu. Eğer gerçekten böyleyse, dünyadaki bütün insanlar koca bir yalanı yaşıyorlar demektir. Hatta eğer böyleyse hem sadakatsizler hem de sadakatsiz olamayanlar hep birlikte koca bir yalanı yaşıyorlar demektir. Halen birlikte olan insanlar ise yalnız kalmamak uğruna bir yalanı birlikte sürdürüyor demektir.

Bütün karmaşıklaştırma çabamıza rağmen basit olan bir şey var bana kalırsa. Sevgi, bir insana değer vermektir ve insan değer verdiğini bir yalanla yaşamaya mahkum etmez. İnsan türünün tek eşliliği tartışma konusu olabilirse de aşk zaten doğal bir süreç değildir. Belki de sevgi, doğanıza karşı çıkmak, doğanıza direnecek kadar bir insana değer vermektir. Elbette sevginin göstergesi, sadakat ilkesi üzerine kurulu bir ilişkide sadık olmakken sonsuz özgürlük üzerine karşılıklı mutabakata varılmış bir ilişkide(ben henüz rastlamadım böyle bir örneğe gerçi) ise özgür bırakmak olabilir. Yani aslında bu, cinsellikle değil kişisel ahlakla ilgili bir konu daha çok.

Oysa ben dostluklarına ne denli sadık olduklarıyla övünen insanların sevgililerini aldatmayı nasıl doğal ve kaçınılmaz bir şey saydıklarını şaşırarak izliyorum. Ne garip.... İnsanlar birbirleriyle dost olamayacaklarsa hayatı nasıl paylaşıyorlar peki? Daha da önemli olan soru şu ki :"Neden paylaşıyorlar?"
Eğer gözünüzü kapatıp kendinizi geriye bıraktığınızda yol arkadaşınızın sizi tutacağına, düşmenize izin vermeyeceğine güveniniz sonsuz değilse, yalnız kalmayı tercih etmekte bir gariplik yok bana kalırsa. En azından böylece kafanızı gözünüzü dağıtma ihtimaliniz daha düşük olur.

Türk filmlerinin gerçek dışı aşk ilişkilerinden, tam tersi bir uca doğru sürüklenen duygusal dünyamızın değişimi, klişeliği ve sıkıcılığı gerçekliğini gölgelemeyen bir konuyla da ilgili aslında: Tüketim Toplumuyla... Öyle ya delicesine her şeye sahip olup patlayıncaya kadar tıkınmak üzerine kurulu, insan ihtiyaç ve taleplerinin sonsuzluğunu ayet gibi insanlara kabullendirmiş bir sistemde "sevgi" ne derece koruyabilir ki kendini? Yine de bu kimseyi haklı çıkarmıyor. En nihayetinde dayatmalalara dayanamayan, hayatına aldığı insanlarla vitrinde satılan cep telefonları, ya da açık büfedeki yemekler arasındaki ayrımı algılamayanların mutsuzluk ve doyumsuzlukları nedeniyle sızlanmaya da hakları olmamalı.

Fark ediyorum ki yazının başında sahip olduğum yadsıyan, isyankar ruh hali, bu satırlara ulaştığımda yerini bıkkınlığa ve umutsuzluğa terk etmeye başlıyor. Sonuçta belki de söylenenler doğrudur. Artık büyük çoğunluk açık büfeye öyle alışmıştır ki başka türlü yapamıyordur; gördükleri her şeyi tabaklarına doldurmadan tatmin olamıyorlardır.OFP

6 Ekim 2009 Salı

Gemi...


Kaybettiklerimize,
yeni kazandıklarımıza
yeniden kazandıklarımıza
ve
hiç kaybetmediklerimize......

Dostluk, açık denizde dostlarınızla birlikte yürüttüğünüz bir gemi gibidir. Yolculuk başlangıçta öyle tatlı, öyle güzeldir ki sonsuza kadar devam etsin istersiniz. Güneşin sıcaklığı yüzünüzü ısıtırken, birlikte yol aldığınızı bilmek gibisi yoktur. Sonra herkes, bir ucundan tutar geminin; herkes, canla başla çalışır gemiyi yürütmek için. Emek verdikçe güçlenir gemi. Arada bir misafirleri de olur geminin. Şöyle bir bakar, sofranızda keyfinizi paylaşır, sonra yollarına devam ederler.

Ancak, açık denizde dostluk gemisinin işi zordur. Kimi zaman, çetin fırtınalara rastlar gemi. Eğer çalışmakla, emekle güçlenmişse gemidekilerin kolları, her biri bir yerlere, birbirlerine tutunur ve kurban verilmez açık denizin hırçın dalgalarına.

Fakat yol uzundur ve her uzun yol gibi yorucudur. Zamanla kayıplar olur gemide. Kiminin aklı başka yerdedir, ayağı kayıverir geminin güvertesinde. Tutmaya çalışırsınız, sanırsınız ki onun gönlü de kalmaktan yana. Oysa O, çok uzun zaman önce gitmiştir zaten.

Kiminin gözü yanından yöresinden geçen daha parlak, daha neşeli başka gemilere ilişir. Bir de bakmışsınız ki yılların yorgun emektarını hafifsemeye başlamış, hatta yok saymaya. En sonunda atlar bir kayığa ve ağır ağır uzaklaşır gemiden yüzünde hazin bir gülümsemeyle.

Kimi o kadar uzun zamandır gemi için çalışmayı bırakmıştır ki ilk fırtına zayıflayan kollarının cezasını keser. Biri daha eksilir mürettebattan.

Yine de yürür gemi, geride kalanlarla, yeni katılanlarla, aklını başına alanlarla ve yeniden dört elle gemiye sarılanlarla. Yine de yürür gemi ve yürüyecektir de kaybedilen her mürettebatın anısını yanında taşıyarak...ofp