2 Ağustos 2009 Pazar

KORUMA

Kendimi pek iyi hissettiğimi söyleyemem doğrusu. Avukatlık mesleğinin, bir tarafta insanların, özellikle çocukların hayatları çürürken ve bu çürüme dokunduğu her şeyi hızla çürütürken yapabileceklerinizin sınırları olduğunun yüzünüze vurulması gibi kötü yönleri var. Başka insanlar gibi felaketi görmezden gelemiyorsunuz avukatlık yaparken. Kaçmak isteseniz de o, hep önünüze çıkıyor. Artık bir insan çürütme makinasına dönüşmüş sistemin içinde debelenip duruyorsunuz.

Bugün iki çocuk için avukat olarak görevlendirildim. Biri henüz 12'sini geçmişti hırsızlık yaparken suçüstü yakalanmış. Diğeri 17 yaşında bir korsan cd satıcısı. Anne ve babası ölmüş, ablası ve eniştesiyle yaşıyor. İfadeleri alındı biri için de koruma kararı verildi. Yurda gidecek... Ama ben neden kendimi hiç huzurlu hissetmiyorum? Bir çocuk için koruma talep ederken neden içim rahat değil?

Belki daha iki hafta önce yine avukat olarak atandığım bir dosyada tekrarlanan hikayedendir. Yurttan kaçan ve birkaç kişinin tecavüzüne uğradığı için karakola getirilen 17 yaşındaki genç kız, daha önce bir birliktelik yaşayıp yaşamadığını sorduğumda, yüzüme önce boş bir bakış fırlatıp sonra sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi babası ve dedesinin tecavüzüne uğradığı için devlet tarafından KORUMA altına alındığını söylemişti. Ve onun ardından görüştüğüm yurt görevlisi bayan da en az onun kadar soğukkanlı bir ifadeyle o gün ne yediğini anlatırcasına bana bunun, genç kızın başına gelen ilk vaka olmadığını, KORUMA altında olduğu süre içinde birkaç kez daha yurttan kaçıp tecavüze uğradığını, genç kızın zihinsel olarak biraz geri olması nedeniyle dışarıdaki insanlara çabucak güvendiğini anlatmıştı. Görevli bayan, ben yüzümdeki ifadeyi kontrol altında tutmaya çalışırken, genç kızın bir kızkardeşi olduğunu ve onun da ebeveyn tacizi nedeniyle koruma altına alındığını ancak bir önceki gün, aynı karakola küçük kızkardeşle geldiklerini ekledi. Küçük kızkardeşin durumu daha kötüymüş, aynı anda birden fazla kişi tarafından tecavüze uğramış.

Düşünmeden edemiyorum. Bu devlet kendi evlatlarını korumaktan bu kadar aciz olabilir mi? Görmezden geldiğinizde ve yok saydığınızda küçük çocukların kanıyla beslenerek büyüyen canavar yok olabilir mi? Bir devlet kendi çocuklarını bu kadar gönül rahatlığıyla harcayabilir ya da harcanmasına göz yumabilir mi? Devlet olanaklarının yetersizliğiyle açıklanamayacak, mazur görülemeyecek tek şey, bir çocuğun hayatının mahvolmasına izin verilmesidir. Eğer korumayı vaadettiği bir çocuğun bile hayatını değiştirmekten acizse bir devlet, ne işe yarar o zaman? Sormadan edemiyorum... Düşünmeden edemiyorum...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Bu Dünyadan Chaplin Geçti

Dün gece Sadık'ın bana verdiği Charlie Chaplin biyografisini izledim. Bu büyük dahiye hayranlığım ve özlemim bir kez daha arttı. Charlie Chaplin, sanki başka bir dünyayı, başka bir insanı ve ve başka bir dünyaya özlemi anlatıyor benim için. Chaplin'in yoksulluk ve sefalet içinde geçen çocukluğu onun başarısının da kaynağını anlatıyor aslında ve yaşamının sonuna kadar ezilenden yana cesaretle durmasının hatta yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Amerika'dan uzaklaştırılmasının nedenini de açıklıyor...Aşağıdaki video, 1940 yapımı Büyük Diktatör filminden bir sahneyi içeriyor ve bu küçük serserinin insanlık için ne büyük bir değer olduğunu bana bir kez daha hatırlatıyor. İyi ki aynı dünyayı paylaşabildik onunla...


26 Temmuz 2009 Pazar

Kara...

Bazen yaşadığım anla bağlarımın zayıfladığı hissine kapılıyorum. Bütün düşünceler ve sesler beynimde hedefsizce uçuşup duruyor. Şu an olduğu gibi... NTV'de haberler var. Parça parça duyduğum cümleler neredeyse hiçbir şey ifade etmiyor. Belki sadece nedenini saptayamadığım bir rahatsızlık duygusu.

Birbiriyle ilişkilendiremediğim yaşam parçalarıyla dolu bir havuzda yüzüyor gibiyim bazen. Yüzerken önüme bir parça çıkıyor tam üzerine düşünmeye başlayacakken uzaklaşıyor görüntüsü ve sonra bir başkası.. Sonra yüzümü bir başka yöne çeviriyorum ve benim gibi aynı havuzda yüzen başka insanlar görüyorum. Etrafım şaşkın ama aynı zamanda bitkin bakışlarla, suyun içinde kendine yol açmaya çalışan insanlarla dolu.

Geriye dönüp baktığımda ise gerçekte içinde olduğumun bir havuz değil; milyonlarca insanla birlikte içinde debelendiğim hayat artıklarıyla kaplı kocaman bir okyanus olduğunu fark ediyorum. Ve kara görünmüyor henüz...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Ödünç

Bugün eski zamanlardan hatırladığım bir hava var Ankara'da. Üniversitedeyken kötü geçmiş bir finalin ardından dışarı çıktığımda yüzüme çarpan kasvetli, bulutlu hava gibi. Kantinde herkesin sıkılmak, o an için yapılabilecek tek şeymiş gibi birbirinin yüzüne baktığı bir günün havası gibi...Mutsuz değil ama kasvetli olmaya yazgılayan bir hava dışarıdaki...
Hava, neredeyse anılarımdaki günlerin havasıyla aynı, aynı olmayansa benim...Ve bir de çevremizdeki insanlar. Şimdi fakültenin kantinine dönsek, geçmişten bir gün ödünç alsak... Aydın, Armağan, Münevver, Işıl, Erhan, Şerife, Çağrı, Ulaş ve şimdi yazamadıklarım, son bir kez çayımızı yudumlayıp birbirimizin yüzüne baksak sıkılmak, o an yapılabilecek tek şeymiş gibi...

16 Haziran 2009 Salı

İnsanlık Büyük Tehlike Altında!!

Şu sıralar gizli bir ayaklanmadan şüpheleniyorum. İnsanoğlunu eziyetler içinde kıvrandırmayı amaçlayan bu gizli hareket hakkında henüz pek az kişi bilgi sahibi. Hatta belki de ben tek kişiyim. Ancak acılar içinde olmama rağmen gelen büyük tehlikeyi haber vererek görevimi yerine getirmek istiyorum.

Her şey birkaç hafta önce başladı. Bu musibet önce avukat arkadaşlarımdan Selen'in kapısını çaldı. Ben çok önemsemedim doğrusu. Sonra başka bir avukat arkadaşım Arzu'nun gmail notunu gördüm. O da aynı musibetin peşinde olduğunu söylüyordu. Tesadüf olduğunu düşündüm. Ama sonra işte ben de ayaklanmanın kurbanları arasındayım. Belki bu yazıyı okuduğunuzda siz de elinizle yanağınızı tutuyor, ufluyor olacaksınız. Sakın tesadüf olduğunu düşünmeyin.

Evet dostlar, 20 yaş dişlerinin organize bir biçimde harekete geçtiğine dair ciddi şüphelerim var. Karşımızda insan türünü hayatından bezdirerek ortadan kaldırmayı amaçlayan saf kötülüğe dayalı bir hareket var. Ağrı içinde kıvranarak uykusuz geçirdiğim gecelerde düşünecek çok vaktim oldu ve parçaları birleştirince bu sonuca ulaştım. Yıllardır ağzımda sessiz sedasız duran şey, sanki gizli bir merkezden emir almışçasına galeyana geldi, beni kıvrandırıyor. Etrafımdaki bu kadar insanın aynı zamanda acılar içinde kıvranmasının bir tesadüf olduğuna kimse inandıramaz beni. Şimdilik ne yapacağımı bilmiyorum, antibiyotik ve ağrı kesicilerle anlaşma sağlama yoluna başvurdum. Ancak kesin üstünlük sahibi olduğunun farkında olan muhatabım bana mısın demiyor.

Bu arada aklımdan Yiğit Bulut'u bulup kafasını ağzımın içine sokmak geçiyor. Hani evrim saçmalıktır falan diyordu ya gelsin onu acılar içindeki bana anlatsın. Gerçi kendisi yürüyen Ego Balonu olduğundan yakalamam zor olabilir. Denildiğinde göre egosunun şişikliği sayesinde suda batmıyor, yerde de ayda yürür gibi havalanarak yürüyormuş. Ben diyenlerin yalancısıyım.

9 Haziran 2009 Salı

Bir Çocuk Nasıl Mahvedilir?

Çocukların bu kadar gönül rahatlığıyla mahvedildilmesi, harcanması öfke bir yana tiksinti duygusu yaratıyor bende. Sokakta orada burada elinden tuttukları üç yaşındaki çocuk tökezleyince onu hırpalayan, küfür eden anneler görüyorum. Dolmuşta yer kalmayınca kendileri oturabilmek için ufacık çocukları ayağa kaldıran kadınlar, adamlar görüyorum. Hatta işi o kadar ileri götürüyüyorlar ki parasını verip yanınızdaki çocuğu oturtsanız bile gözleriyle taciz ediyorlar sizi. Tabii ne de olsa çocuklar örselenerek büyümeli, dolmuşta yetişkinler ayaktayken oturarak yolculuk yapmak neyine onların.

Diğer yandan bu işin diğer ucu da çocuklarını dünyanın merkezi gibi yetiştirerek onlara zarar veren ebeveynler. O çocuklara belki daha çok üzülüyorum çünkü dünyanın merkezi olmadıklarını ve hayatın kendilerine iltimas geçmeyeceğini acı bir biçimde öğrenecekler ve muhtemelen ailelerinin suçu yüzünden hayatla başetmekte çok zorlanacaklar.
Az önce Adana'da 11 yaşındaki küçük kızın kendisini okula göndermeyen, bütün umutlarını bağladığı SBS sınavına girmesine izin vermeyen annesini öldürdüğüne ilişkin haberi tekrar izledim. İçimdeki öfke öyle kabardı ki hele babasının suratını ekranda gördüğümde... Çocuğu olmayan teyzesine sıradan bir ihtiyaç malzemesi gibi sunulan, kara cahil insanların elinde hayatı kaydırılan bu çocuğun öfkesini anlayabiliyorum ben. Dişini nasıl sıktığını anlıyorum. Babasının "Onun kaderi de buymuş" dediğini duyduğumda tiksintim öyle arttı ki, bütün bedenimi kapladı, ben de dişimi sıktım aynı küçük kızın sıktığı gibi...

Babası demiş ki bir de "Kim evladını bırakır? Benim ciğerim, bir parçam. Evladımın arkasındayım." Nedense daha çok endişelendim küçük kız için. Bırakmayacaklarını, rahat bırakmayacaklarını görünce daha çok endişelendim.

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Düşünmeye Değer Düşünceler


Dün üzerinde düşünmeye değer iki metin okudum. Paylaşmak istedim belki siz de düşünürsünüz diye. İlki abim, Murat Fehmi Pınar'a ait... Onun kendi bloguna yazdığı metinden bir bölümü aktarıyorum buraya:


"Irmağın akıntısına kapılıp sürüklenen bir çöp parçası, rüzgârın önünde savrulan bir yaprak için seçenek yoktur. Varoluşları içinde bulundukları durumu haklı kılar.
İnsan ne bir çöp parçası ne de rüzgârda savrulan bir yapraktır, ama iradesini aşan güçler karşısında o da savrulabilir.
Savrulmamak, sürüklenmemek değildir insanı çöp parçası olmaktan ayıran. Savrulurken, sürüklenirken bile direnmektir. Sonunda zafer umulmasa bile savaşmaktır.
Eğilmiş sayılmaz kendi iradesiyle eğilmedikçe bir baş, yenilmiş sayılmaz yenildim demedikçe bir insan.
Evren tüm gücüyle yüklendiğinde, önüne katıp sürüklediğinde bile kolundaki bacağındaki güç yettiğince akıntının tersine yüzmek, doğru bildiğini yapmaktır insanı insan yapan."
yazının tamamını http://akintinintersine.blogspot.com/ adresinden okuyabilirsiniz.

Okuduğum diğer metin ise Yalçın Küçük'e ait. Dün katıldığım bir seminerde sıkıntıdan elimdeki İthaki ajandasını karıştırırken gözüme çarptı. Ajandanın bir sayfasına Küçük'ün Tekeliyet 2 kitabından yaptıkları alıntı şöyle:
"Tekelokrasi, tabansız ve korkaktır. Bu nedenle tanrıcıkları yeteneksizlerden seçmek zorundadır, çünkü yeteneksizlerin başkaldırma güç ve şansı olmadığını biliyoruz ve yetenek, her zaman isyanın tohumlarını içermektedir. Bu nedenle bugün ülkede, yeteneklere bütün kapılar kapalıdır; öyleyse seçim ve yarış yoktur, diyebiliyoruz."